Sabahın erken saatlerinde, güneş henüz yeni doğarken, Fatma elinde yanmış bir tava ve boş bir umutla kocasını dürttü:
— Mehmet, kalk artık! İşe geç kalacaksın!
Gözlerini bile açmadan, yatağın içinde dönüp duvara baktı:
— Kalkmıyorum. Beni rahat bırak Fatma. Artık yeter. Fabrikaya gitmiyorum.
Fatma önce güldü—belki tatilin etkisinden henüz çıkamamıştı.
— Aman ne var bunda, saçmalama! Emel’in düğününü yaptık, eğlendik, şimdi iş başı vakti. İşler birikmiş!
— Ciddiyim sana. Bitti. İstifa ettim. İşe geri dönmeyeceğim. Dilekçeyi tatilden önce verdim. Dün son günümdü.
— Ne diyorsun Mehmet? Aklını mı kaçırdın? Böyle işi nerede bulacaksın? Emekliye iki yıl kalmış! Dayan biraz!
Fatma’nın yüzü bembeyaz oldu, tavayı neredeyse düşürüyordu.
— Dayanamam artık. Gücüm kalmadı. Yeter. Beş çocuk büyüttük. Üç oğlan, iki kız. Hepsini okuttuk, evlendirdik. Ayakları üstüne bastırdık. Peki ya ben? Ben de artık dinlenmek istiyorum. Benim görevim bitti.
— Çocukların boynuna mı bineceksin şimdi? — Fatma acıyla iç çekti. — Seni kim doyuracak? Benim emekli maaşım devede kulak. Sen de çocukların sırtından geçineceksin öyle mi?
— Tabii ki. Onlar bana yabancı değil. Beş çocuk! Bir baba aç mı kalacak şimdi?
— Aklını kaçırmışsın ihtiyar! — Fatma’nın öfkesi iyice kabardı. — Çocukların kendi dertleriyle boğuşuyor. Ev kredileri, torunların okulu… Sen de… beleşçi! — kolundan tutup çekti.
Mehmet sertçe savurdu—Fatma dolaba çarptı.
— Dokunma bana. Kararım kesin.
Fatma’nın gözleri doldu. Kocasını tanıyordu—bir kere dediyse geri dönüş yoktu. Hemen şalını aldı, koşarak mahallenin bilge kadını, Ayşe Teyze’ye gitti.
— Ayşe Teyze, başıma iş açtı! Mehmet aklını oynattı! İşi bırakmış, çalışamıyormuş artık. Ne yapacağım? Nasıl aklını başına getireceğim?
— Ne bu telaş? Adam gerçekten yorulmuş. Beş evlat büyütmek kolay mı sanıyorsun? Belki de kırılmıştır. Biraz dinlensin, şefkat göster.
— Şefkat mi? Çocuklar gelsin de ona tatlı tatlı dinlendirelim! — Fatma’nın gözlerinde kötü bir ışık parladı.
Bir hafta sonra bütün aile toplandı. Fatma sofrayı donattı, kimse aç kalmasın diye. Gülüştüler, sarıldılar, torunlar bahçede koşturdu. Ama yemekten sonra, tabaklar kalkınca, ağır bir sessizlik çöktü.
— Baba, — ilk sözü büyük oğlu Ali aldı, — işi bıraktığın doğru mu?
— Doğru oğlum. Bitti artık. Gücüm kalmadı.
— Ne yapıyorsun baba? — ortanca Ahmet araya girdi. — İki yılın kalmış. Dayan biraz. Bu hiç mantıklı değil!
— Kararımı verdim. Kırk yılı aşkındır çalışıyorum. Emekli olana kadar idare eder. Siz beşsiniz. Bir babanızı doyurursunuz, eminim.
Fatma, arkasından zafer kazanmış gibi gülümserken, çocuklar tedirgin oldu. Ali öksürdü:
— Biz şimdi arabayı kredili aldık… Zor olur.
— Bizim de Esra konservatuvara gidiyor, özel dersler… Para uçuyor, — Ahmet’in karısı ekledi.
— Ben de eve tadilat başlattım… Kışa yetişmesi lazım. Üstüne bir de babamızı doyuramayız, — küçük oğlu Murat iç çekti.
Kızlar hep bir ağızdan konuştu. Birinin mobilya taksiti, diğerinin kocası uzakta çalışıyor, aylardır para görmüyor. Fatma ayağa kalktı, bir general edasıyla:
— Gördün mü Mehmet? Herkesin derdi var. Sen de bir yük oluyorsun. Utanmıyor musun? Çocukların sırtından geçineceksin, yardım etmeyeceksin. Yarın sabah iş aramaya çık. İşe giriş kağıdı olmadan eve gelme. Anladın mı?
Mehmet ayağa kalktı. Sessizce. Çocuklarına, karısına baktı.
— Beşinizi büyüttüm… Bir babanızı doyuramıyorsunuz… — boğuk bir sesle mırıldandı ve yatak odasına çekildi.
Ertesi sabah iş aramaya gitti. İş buldu. Maaşı yarı yarıya azdı ama yine de bir işti. Fatma memnundu—”tedavi etmişti.” İki gün sonra eve dönmedi.
Gece geç saatte kapı çalındı. Hastaneden haber verdiler: Mehmet vefat etmişti. Geniş bir kalp krizi. İş yerinde fenalaşmış, yetiştirememişlerdi. Ambulansta can verdi.
Şimdi Fatma yalnız yaşıyor. Emekli maaşı bir avuç tuz. Çocuklar nadir uğruyor. En çok kızları geliyor. Oğlanlar bayramlarda arıyor.
Ama onun kulağında hep kocasının son sözleri çınlıyor:
“Beşinizi büyüttüm… Bir babanızı doyuramıyorsunuz…”




