“Git de Rahat Bırak”: Annenin Son Yolculuğu
Mehmet Ali ile uzun, inişli çıkışlı bir hayat yaşadılar; tıpkı köydeki eski toprak yol gibi—bazen çukur, bazen tümsek, bazen güneş, bazen fırtına. Ayşe Hanım hep inanmıştı: yanında kocası olduktan sonra hiçbir bela korkutmazdı onu. Kırk yılı aşkın bir ömür paylaştılar. Fakirlik, yangın, iki büyük oğlunun ölümü… Ne çok şey atlatmışlardı—ve hep sessizce, elleri sıkı sıkıya kenetlenmiş. Geriye sadece küçük oğulları Barış kalmıştı. Evin ışığı, son umutları. Okuyup büyük şehre, İstanbul’a yerleşmişti. Sık sık mektup yazar, nadiren ziyarete gelirdi, ama Ayşe anlıyordu—işler, telaş, sonuçta boşuna değildi “adam olmuştu” oğlunun.
Mehmet Ali öldüğünde—o sert ocak ayazından kalbi dayanamamıştı—Ayşe tamamen öksüz kaldı. Köydeki ev bomboş ve sessiz oldu, çatıya düşen kar bir kefen gibi örtüyordu her yeri. Barış ısrarla annesini şehre, yeni evlendiği karısı Merve’yle aldığı geniş daireye götürdü.
Daire gösterişliydi: beş oda, parlak parkeler, ithal teknoloji, hatta konuşan kahve makinesi bile vardı. Ama Ayşe için her şey yabancıydı. Hava bile. Bütün bu odalardan en uzak köşedeki ona verilmişti. Ne bir kafes, ne de bir ev. Orada, fare gibi sessizce oturur, kıpırdamaya korkardı.
“Yalnız karışma olur mu,” diye fısıldardı Barış, “Merve alışık değil, evde yabancı istemez.”
Ayşe susardı. Zaten neredeyse hiç konuşmazdı. Bazen Barış gelir, biraz sohbet ederdi, ama nadiren. Merve ise… onu görmezden geliyordu. Bazen öyle bir ifadeyle geçip giderdi ki, sanki bir lekeye rastlamıştı.
Bir akşam Barış, annesini yemeğe çağırdı. Ayşe üstünü değiştirdi, saçlarını düzeltti, sofraya oturdu. Sonra Merve, şarap doldururken yapmacık bir neşeyle:
“İşte, tarih öncesinden bir misafirimiz var! Mikrodalga falan kullanabiliyor musunuz? Yoksa köyde hala mangal mı yakıyorsunuz?”
Kahkahası kırık cam gibi tınladı. Barış ses çıkarmadı. Ayşe gözlerini yere indirdi.
Sonra, duymaması gereken bir konuşma duydu.
“Barış, daha ne kadar böyle devam edecek? Utanıyorum! Arkadaşlarım bile gelmiyor—koridorda dolaşan bu gölgeden korkuyorlar!”
“Ama o hiçbir şey yapmıyor ki… Oturuyor sadece…”
“Bana varlığı bile batıyor! Kaç yaşına geldi? Bari rahat rahat ölse de biz gençleri rahat bıraksa!”
“Ne saçmalıyorsun? Bu benim annem!”
“Ne verdi ki sana bu ‘anne’? Bodrumdaki fareyi de beslersin, ama kimse onunla yaşamaz!”
Ayşe kulaklarını kapadı. Uzun süre öylece, karanlıkta oturdu. Ruhu ağlıyordu. Oğlunun gerçek bir insan yetiştirdiğini sanmıştı… Her şeyini vermişti. Meğerse sadece engel oluyormuş.
Sabaha kadar uyuyamadı. Düşüncelerini, eşyalarını, hatıralarını didik didik etti. Köydeki evi satıp bankaya yatırdığı parayı oğluna vermeyi düşünmüştü—belki eve katkısı olur diye. Ama o demişti ki: “Anne, ne münasebet, biz peşin aldık zaten.”
O gece kararını verdi. Gidecekti. Sessizce, usulca. Tıpkı yaşadığı gibi.
Küçük bir bohça hazırladı: yemenisi, İncil’i, kalın bir hırka ve biraz nakit. Kimseye fark ettirmeden çıktı, tahta bile gıcırdamadı. Sokaklarda uzun uzun dolaştı, sonunda garı buldu. Banliyö trenine bilet aldı. Oradan da Bursa’daki o manastıra gidecekti.
Burayı uzun zamandır biliyordu. Kilisedeki bir broşürde okumuştu, ama hep oğlunun ona ihtiyacı olur diye korkmuştu—belki torunlara bakması gerekirdi. Ama torun olmadı. Ve kimsenin ona ihtiyacı yoktu.
Manastırda onu bir ana gibi karşıladılar. Fazla soru sormadılar. Sadece kucaklayıp, “Bizimle kalırsın. Allah kerim,” dediler.
İlk başta mütevazı bir oda verdiler. Bir ikon, bir yatak, bir yorgan. Sonra genç bir rahibe, Veronika, ona yardım etmeye başladı. Kızcağız yürümesine yardım ediyor, dualar okuyor, çay getiriyordu. Ayşe sahip olduğu her şeyi manastıra verdi—parasını, yüzüğünü, büyükannesinin ördüğü şalı. Hepsi huzur, hepsi sessizlik için.
Ve ilk kez onlarca yıl sonra kendini bir yük, bir gölge değil, sadece bir kadın olarak hissetti. Mumların yumuşak ışığı, tütsünün kokusu, dinginlik… Bunlar ruhunu sarıp sarmalıyordu. Pencerenin önünde oturur, çorap örer, ilahiler okurdu. Kilisede Mehmet Ali’ye, Barış’a, hatta Merve’ye mum dikerdi.
“Affet onları ya Rabbi,” diye fısıldardı. “Ne yaptıklarını bilmiyorlar.”
Bir yıl sonra, manastırın ıhlamur ağaçlarından son yapraklar düşerken, Ayşe rahibe oldu. Artık adı Rahibe Sema’ydı.
Aralık ayında, sessizce gitti. Sabah ayininden sonra. Gülümser bir halde. Öyle buldular onu odasında—elleri bağlı, gözleri kapalı, mum tükenmişti.
Barış cenazesine gelmedi. Para gönderdi sadece. Manastırda dediler ki: “Sema bizim anamızdı. Kendimiz uğurlarız.”
Şimdi mezarının üstünde basit bir tahta haç var. Ve güneşin altında, Ayşe’nin beslediği yaşlı kedi ısınıyor. Rüzgâr ağaçların dallarVe toprağın altında, sonunda huzur bulmuş bir anne yatıyordu.




