Yalnız Kalpler
Yılbaşı arifesinde, Toros Dağları’nın eteğindeki küçük bir kasabada bulunan huzurevinin sakinleri, çocuklarını umutla bekliyordu. Yürüyemeyenler, pencerelere çıkıp tanıdık siluetleri görmeye çalışan “ayaklı” komşularının anlattıklarını dinliyordu. Ancak karlar huzurevinin kapısına kadar uzanan patikayı kapatmıştı ve kimse ana yoldan sapıp bu yalnız insanların yanına gelmedi. Avlu, derin karlar altında kalmıştı, sanki kimse bu yaşlıları umursamıyordu.
Ayşe Hanım’ın gurur duyduğu bir oğlu vardı, ancak bu gururun yanında hafif bir suçluluk da hissediyordu. Oğlu Mehmet, başarılı bir mimardı, gelini ise büyük bir firmada muhasebeciydi. Torunu da üniversiteyi bitirmek üzereydi. Diğerlerinin hayal bile edemeyeceği mükemmel bir aileydi. Arkadaşlarının çocukları ise ya kayıptı, ya içkiye düşmüştü ya da hapisteydi. Ayşe mutluluğundan biraz utanıyor gibiydi, ama yine de içinde Mehmet’in onu unutmayacağına dair bir umut taşıyordu.
Akşamları yaşlı kadınlar ortak salonda toplanır, hafızalarını canlı tutmak için birbirlerine hayat hikayelerini anlatırlardı. Eski anılarına sıkı sıkıya tutunurlar, onları bir can simidi gibi kullanırlardı.
Ayşe, huzurevine ilk geldiğinde arkadaşı Fatma’ya, Doğu Anadolu’nun ücra bir köyünde doğduğunu anlatmıştı. Oğlu, yıllar önce onu köyünden alıp şehre getirmişti. Ona bakacağına, rahat bir odası olacağına söz vermişti. Ayşe’nin kocası, artık rahmetli olmuştu ve şehre gelmeye pek istekli değildi. “Şehir bize göre değil,” diye mırıldanırdı. Ama sonunda kabul etti. Mehmet, babasının Kurtuluş Savaşı gazisi olduğunu bilerek bundan faydalandı. Onu şehre kaydettirdi ve kısa sürede geniş bir üç odalı daireye sahip oldular. Gelini Emine, mutluluktan gözyaşlarına boğulmuştu—daha önce daracık bir gecekonduda yaşıyorlardı.
Ne var ki bir yıl sonra Ayşe’nin kocası öldü. O artık yapayalnızdı ve bu acı ona bir felç getirdi. Zor da olsa iyileşti, yürümeye başladı, ama bakımı aile için bir yük haline geldi. Emine sık sık sinirleniyor, kapıları çarpıyor, hatta Mehmet’e bağırıyordu. Ayşe bunların hepsini duyuyordu ve artık kavgalara dayanamayarak oğluna, “Beni bir huzurevine bırak, benim yüzümden kavga etmeyin,” dedi. Mehmet sessizce başını salladı ve kısa süre sonra Ayşe huzurevine yerleşti.
Fatma’nın ise kendine göre bir derdi vardı. Oğlu Ahmet, iyi kalpli biriydi ama hayatı tersine dönmüştü. Hapisteydi, ancak Yılbaşı’ndan önce tahliye olacaktı. Fatma onu bir mucize bekler gibi bekliyordu. Ahmet’in düşüşünün sebebi, karısı Sultan’dı. Sultan bir bakkalda çalışıyordu ve eve sosis, peynir, sonra da rakı şişeleri getiriyordu. Başlangıçta “keyif olsun” diye içiyorlardı, ama sonra bu onların hayatı oldu. Sultan işten atıldı ve Ahmet’le birlikte çalmaya başladılar. Önce Fatma’nın evini soyduAhmet, sabah erkenden huzurevinin kapısında belirdi, üzerinde temiz elbiseler ve yüzünde pişmanlıkla karışık bir umut vardı.




