“Kovuldum, sokak köpeği gibi…”
“Kızım, telefonun düştü! Bekle!” diye seslendi yabancı adam, yağmurun gürültüsünü aşan bir sesle.
Elif, İzmir’in ıssız sokaklarında sendeleyerek yürüyordu. Yüzünden süzülen yağmur damlalarıyla gözyaşları bir olmuş, umursamaz bir ifadeyle önüne bakıyordu. Dönüp baktığında, elinde çatlak ekranlı, ıslak bir telefon tutan adamı gördü.
“Bu senin mi?” diye sordu adam, sesinde samimi bir endişe vardı.
“Benim…” diye fısıldadı Elif, titreyen sesi soğuktan ve acıdan kırılıyordu.
“Böyle yağmurda neden yalnızsın? Şemsiyen bile yok, sırılsıklamsın! Hastalanacaksın!”
Adamın yüzündeki içtenlik Elif’i etkilemişti. İçinden gelen bir dürtüyle, en yakındaki dükkânın saçak altına sığındılar. Ardından köşedeki küçük bir kafeye girip çay içmeye karar verdiler.
“Ben Cem,” dedi adam, hafifçe gülümseyerek. “Ya sen?”
“Elif…” diye mırıldandı, gözleri yerde.
“Böyle havalarda tek başına dolaşmanın sebebi ne? Köpek bile böyle yağmurda sokağa bırakılmaz.”
“Beni… beni kovdular işte, sokak köpeği gibi,” dedi Elif ve sesi gözyaşlarıyla boğuldu.
Anılar bir kasırga gibi üzerine çöktü. Yıllardır bastırdığı acı, kalbini sıkıyordu. Elif, öyle emek verdiği hayatının bir anda yıkılacağını hiç düşünmemişti. O ve Can, her şeyi birlikte atlatmışlardı: İzmir’in dışında bir ev almışlar, küçük bir kafe açmışlardı, çocuk hayalleri kurmuşlardı. Elif, kendini unutup işine gömülmüştü. Ta ki bugüne kadar… Can ona vurmuştu. O da ceketini kapıp soğuk yağmura fırlamıştı.
Yanında sadece kimliği, banka kartı ve artık çalışmayan telefonu vardı.
“Telefonun iyice ıslanmış,” dedi Cem, konuyu değiştirmeye çalışarak.
Elif o an fark etti: Gidecek hiçbir yeri yoktu. Yabancı bir şehir, ne dost ne de aile… Kendini bir boşluğun içinde hissetti. Gözyaşları taştı, uzun yıllar sonra ilk kez ağlıyordu.
“Telefon için mi ağlıyorsun? Tamir edebilirim,” diye yumuşak bir tonla konuştu Cem.
“Sana ne benimle? Seni tanımıyorum bile!” diye parladı Elif, ama sesindeki öfkeden çok çaresizlik vardı.
“Kızmıyorum, sadece… seni gördüm, bir şeylerin yanlış olduğunu anladım. Yardım etmek istedim,” diye sakin cevap verdi.
Elif derin bir nefes aldı, sakinleşmeye çalıştı ve bu yabancıya hikâyesini anlatmaya karar verdi.
“On iki yıl önce Antalya’dan buraya geldim. Ailem orada kaldı, onlarla bağlarım koptu. Bütün bu yıllarımı işe adadım. Arkadaşım yok—zamanım olmadı ki. Her dakikam projelere, kafeye, gelecek hayallerine gitti. Doğru yaptığımı sanıyordum. Bugünse… Can eve öfkeli geldi. ‘Akşam yemeğine gel’ dedim, o ise ‘Niye sevdiğim şarabı almadın?’ diye bağırdı. Almadım, çünkü zaten fazla içiyordu. Kavga etmemek için sustum, ama o… bana vurdu. Kaburgam ağrıyor, nefes almak bile zor.”
“Ben bunu biliyorum,” diye sessizce konuştu Cem. “Kuzenim de böyle biriyle yaşıyordu. Ne kadar zor olduğunu anlıyorum. Yardım etmeme izin ver.”
“Dertlerim sana ne? Bu ilk değil. Birkaç gün bir arkadaşımda kalırım, sonra dönerim. O yine arayıp özür dileyecek. Her zamanki gibi.”
“Ama telefonun çalışmıyor,” diye hatırlattı Cem.
“O zaman ben gider özür dilerim,” diye acı bir tebessümle cevap verdi Elif. “Başka ne yapabilirim ki?”
“Ya bu bir işaretse?” diye birden söyledi Cem. “Her şeyi değiştirmenin, yeni bir hayata başlamanın işareti?”
Elif düşündü. Yeni bir hayat fikri aklına daha önce de gelmişti, ama korku hep engel olmuştu. Çok emek vermişti, çok kaybetmişti. Ama şimdi, yağmurun sesi altında, Cem’in sözleri bir kurtuluş gibi geliyordu.
“Seni güvenli bir yere götüreyim,” diye teklif etti. “İstediğin kadar kalabilirsin. Telefonunu tamir eder, getiririm. Sonra ne yapacağına karar verirsin. Olur mu?”
“Teşekkürler…” diye fısıldadı Elif, o akşam ilk kez hafiflemiş hissederek.
Derin bir nefes aldı, ağır bir yükten kurtulmuş gibiydi. Uzun yıllar sonra ilk kez, biri onun yükünü paylaşmıştı. Belki de bu sonsuz koşturmanın ardından birkaç günlük bir mola hak etmişti…




