Bu hikayeyi uzun zamandır tanıdığım bir dostum olan Nurcan anlattı. Olay, taşranın sessiz bir kasabası olan Çorum’da geçti; öyle bir yer ki dedikodular en hızlı ambulansı bile geride bırakır. Ama itiraf edeyim, bir kadının yaşadıklarını duyduğumda tüylerim diken diken oldu.
Elif ve Serhat, yerel devlet hastanesinde çalışıyorlardı. O, altın kalpli bir çocuk doktoruydu; o ise yetenekli bir cerrahtı ve gelecek vaat ediyordu. Yürekten sevişiyorlardı. İki çocukları, sıcacık bir evleri, meslektaşlarının saygısı—her şey mükemmel görünüyordu. Tabii çocuklar büyüdükçe işler yoğunlaştı, ama üstesinden geliyorlardı. Elif doğum iznine ayrılmıştı, Serhat ise ameliyatlara devam ediyor, kongrelere gidip kendini geliştiriyordu.
Ta ki bir gün yıldırım çarpana kadar… Âşık oldu. Ekrandaki bir oyuncuya ya da rastgele bir tanıdığa değil, genç ve hırslı bir hemşireye—kendi meslektaşına. Birlikte nöbet tutuyor, günlerini yan yana geçiriyorlardı. Bir noktada Serhat kendini kaybetti.
İki arada bir derede kalmıştı, karısına nasıl açıklayacağını bilemiyordu. “Doğru anı” beklerken, gizli ilişki iyice büyüdü. Sonunda gerçek ortaya çıktı—tabii meslektaşlarının yardımıyla. Elif o gece bavullarını kapının önüne koydu. Sadece şunu söyledi: “Seçimini yaptın, şimdi onunla yaşayacaksın.”
Serhat gitti. Şaşkındı, ama sonunda sevgilisine taşındı. Yeni aşkı onu sıkıca tutmuştu. Hesaplı, korkusuz—hiçbir şekilde bırakmaya niyeti yoktu. Ve sonunda onu tamamen kendine bağlamak için hamile kaldı. Üstelik tek bebekle değil, ikizlerle.
Elif ise işe devam edemedi—her gün onun yerini alan hamile kadını görmek dayanılmazdı. İstifa etti ve kimsenin özel dramını bilmediği bir aile sağlığı merkezinde işe başladı. Orada çocukları iyileştirmeye devam etti, kendi yüreğini de iyileştirmeye çalışıyordu.
Sonra… felaket. Doğum sırasında bir komplikasyon çıktı. Genç hemşire hayatını kaybetti, geriye İbrahim ve İrem isimli ikizler kaldı. Serhat, yıkılmış bir halde, minik bebekleri kucağında tutuyor ve ne yapacağını bilemiyordu. Geceleri uyuyamıyor, gündüzleri bir doktor kapısından diğerine koşuyordu. Akrabası yoktu, yardım edecek kimse yoktu—sadece o ve iki bebektiler.
Beşinci gün, Elif’in kapısına gitti. Apartmanın girişinde titriyordu, gözleri yaş içindeydi. Kapıyı açtığında dizlerinin üstüne çöktü:
“Beni affet. Aptallık ettim. Bana yardım et… Onlara yardım et…”
Uzun süre sessizce durdu. Sonra onu içeri aldı. Yabancı çocuklarla birlikte. Ve geçmişle—kendisine bu kadar acımasızca ihanet etmiş olan geçmişle.
O günden beri üç kişi yaşıyorlar. Ya da beş kişi—eğer tüm çocukları sayarsanız. O, yeniden anne oldu, şimdi üvey anne de. O ise sessiz, iki büklüm, sanki bir yılda yirmi yaş yaşlanmış gibi. Şimdi ne yaşıyorlar—mutluluk mu, uzlaşma mı—bilmiyorum. Ama bir şey kesin: onun yaptığı saygıyı hak ediyor. Affetti. Yabancının acısına sırtını dönmedi. Ve bu, bir kadının gerçek gücüdür.




