Ahmet ve Şebnem evlenip İzmir’in bir banliyösünde yeni bir daireye taşındılar. İkisinin de yüreği sevinçle doluydu; genç çift evlerini düzenliyor, gelecek hayalleri kuruyordu. Ancak altı ay sonra Ahmet’in anne babası ziyarete geldi. İlk başta Şebnem’in orada olmasına şaşırmış gibi göründüler, akşam yemeğinde birkaç kadeh rakı içtikten sonra ise kavga patlak verdi.
“Bu kızı niye getirdin?” diye sertçe çıkıştı kayınvalide.
“Ne demek istiyorsunuz? Ben onun karısıyım!” diye karşılık verdi Şebnem, yüzü kızararak.
“Karı mı?” Kayınvalide alaycı bir kahkaha attı, gülüşü küçümsemeyle doluydu. “Hangi karısı? Komik olma! Ahmet’in zaten bir karısı ve iki çocuğu var. Bizim torunlarımız! Peki sen kimsin? Daireye göz dikmişsin herhalde!”
Şebnem Ahmet’e baktı, ama o sadece gözlerini kaçırdı ve fısıldadı:
“Annene git, ben hallederim. Yarın sabah onları gönderirim.”
Şebnem on sekiz yaşına geldiğinde, annesi evlilikten bahsetmeye başlamıştı. Kızını zorlamıyordu ama endişeleniyordu: Şebnem çok fazla zamanını kitaplarla geçiriyordu. Kız asosyal değildi—okulda ve üniversitede aktif biri olarak tanınırdı—ama erkeklerin ilgisini hep reddetmişti. Ona göre randevu telaşındanse romanların dünyasına dalmak daha ilgi çekiciydi. Annesi, kızının yalnız kalacağından korkuyordu.
Şebnem üniversiteden mezun oldu, bir şirkette yönetici olarak işe başladı, ama hayatı değişmedi: ev, iş, ev. Sonunda ailesi tek başına yaşaması gerektiğine karar verdi. Uzun zaman önce ona eski bir binada üç odalı bir daire almış ve kiraya vermişlerdi. Tadilatı yaptıktan sonra anahtarı Şebnem’e verip onu adeta evden kovdular.
Şebnem ihanete uğramış gibi hissetti. Nasıl olurdu da bir kız evladını böyle kolayca atabilirlerdi? Ama hayat ona uyum sağlamayı öğretti. Büyük daireyi temizlemek ve market alışverişi yapmak ona zor geliyordu, ta ki Ahmet ortaya çıkana kadar. O, ev işlerini üstlenmişti ve bu Şebnem’in kalbini fethetmişti.
Şebnem Ahmet’i ailesine tanıttığında, annesi kaşlarını çatmıştı. Kızı için üniversite mezunu, kendi evi olan bir damat istiyordu. Ahmet ise bir oto tamircisiydi ve yakındaki bir yurtta oda kiralıyordu. Babası ise, “Bakalım zaman ne gösterecek,” demişti.
Ahmet Şebnem’i seviyordu ve bu her şeyden önemliydi. Düğünleri sadeydi, sadece Şebnem’in ailesi katılmıştı. Ahmet’in uzak bir kasabadan gelen ailesi gelmemişti, çift onları ziyaret etmeyi planlıyordu ama işleri yüzünden seyahat ertelenip durdu.
Bir yıl sonra çocuk düşünmeye başladılar. Ahmet, eski asansörsüz daireyi satıp banliyöde de olsa modern bir daire almayı önerdi.
“Çocukla beşinci kata nasıl çıkacaksın?” diye ikna etmeye çalıştı.
Şebnem kabul etti, ancak annesi karşı çıkmıştı. Tapuyu imzaladıkları gün Ahmet apandisit nedeniyle hastaneye kaldırıldı. Şebnem evrak işlerini kendi halletti ve her zaman kararlarını onun yerine veren annesini yanında götürdü.
Ahmet hastaneden çıktığında artık yeni evlerindeydi. Perdeleri takıp eşyaları yerleştirirken heyecan doluydu. Hayat bir masal gibiydi, ta ki Ahmet’in ailesi gelene kadar.
Akşam yemeğinde kayınvalidesinin sözleri Şebnem’i şoke etti. Ahmet ise suskun, sadece “Git” dedi. Şebnem çantasını toplayıp annesine gitti; kalbi acı ve onur kırıklığıyla parçalanıyordu.
Ertesi gün geri döndüğünde Ahmet’in ailesi gitmişti, ev tertemizdi.
“Dün annen ne demişti?” diye sordu Şebnem, gözyaşlarını zor tutarak.
“Boşver. Eskiden bir kadın vardı, iki çocuğumuz oldu. Ama şimdi seninleyim,” diye umursamazca cevap verdi Ahmet.
“Beni aldattın! Bu bir ihanet!” diye bağırdı Şebnem. “Bir yalancıyla yaşayamam!”
“Yapamaz mısın? Defol o zaman! Daire benim kalacak. Mahkemeye verirsen, senin payını ömür boyu öderim,” diye sırıttı Ahmet.
“Giden sen olacaksın,” dedi Şebnem soğuk bir sesle. “Boşuna annem daireyi üzerime yazdırmakta ısrar etmedi. Bir şeyler sezmişti…”
Şebnem geniş dairede tek başına kaldı. Akşamlarını yine kitaplarla geçiriyordu, ama artık teselli vermiyorlardı. Kalbi ihanetin acısıyla sızlıyordu. Ahmet’i sevmiş, ona güvenmişti, o ise başka bir ailesi olduğunu saklamıştı.
Annesi gelip onu teselli etti:
“Kızım, ben sana demiştim, o adam senin değil. Ama yalnız değilsin, ben yanındayım.”
Şebnem başını salladı, ama içindeki boşluk geçmiyordu. Boşanma davası açmadı—Ahmet kendi kararını versindi. Ailesinin aldığı daire onun kalesi olmuştu, ama bir yandan da yıkılan hayallerinin hatırasıydı. Ahmet arayıp özür diliyordu, ama Şebnem cevap vermiyordu.
Bazen bir romanın sayfalarını çevirirken, Ahmet’in yalanı olmasa hayatlarının nasıl olabileceğini düşünüyordu. Ama gerçek acımasızdı: Yine yalnızdı, kitapları ve kırık bir kalbiyle.




