Bugün, İstanbul’un bir banliyösündeki evimizin mutfağında oturmuş, kayınvalidemi beklerken çay demledim ve sandviçler hazırladım. Kapı çaldığında içimde bir heyecan vardı.
“Hoş geldiniz!” dedim, kapıyı açıp Ayşe Hanım’ı karşımda görünce.
“Neden bu kadar acele ettin? Ne konuşacaktın ki?” diye sordu kayınvalidem, tedirgin bir ifadeyle.
“Mutfağa geçin, size bir sürprizim var!” dedim, gerginliğimi saklamaya çalışarak.
Kayınvalide peşimden geldi, sandalyeye oturdu.
“Hadi bakalım, bu sürpriz de neymiş?” diye tekrarladı.
“İşte, buyurun!” dedim, masaya bir kağıt uzatarak.
Kağıdı okuyunca yüzündeki renk soldu, şaşkınlıktan donakaldı.
Yatak odasında oturmuş, kulaklarımı tıkıyordum ama Ayşe Hanım’ın keskin sesi duvarlardan bile geçiyordu. Sanki ruhumu paslı bir kaşıkla kazıyor, her zerreme kadar acı veriyordu.
Çoktan anlamıştım ki bu kadınla anlaşmak imkansızdı. Peki ya kocam, Mehmet, neden yine sessiz kalmıştı? Karısının nasıl aşağılandığını görmüyor muydu? Onu sevdiğini biliyordum ama bu suskunluk, kalbimi parçalıyordu.
Ayşe Hanım’ın en sevdiği şey, bana torun doğuramadığım için çıkışmaktı. Üç yıl olmuştu evlendiğimize, hâlâ çocuğumuz yoktu. Tabii ki suçlu bendim—başka kim olabilirdi ki? Onun biricik oğlu asla sorumlu tutulamazdı!
İlk günden beri bana karşıydı. Mehmet beni eve getirmeden önce bile, “Oğlum daha iyisine layık” diye düşünmüştü. Babası vefat ettiğinden beri evin tek hakimi oydu. Bana baktığı her an, sıkılı dudakları, buz gibi bakışları, asla gülümsemeyen yüzü bunu anlatıyordu.
Ama ben aşkımdan kör olmuştum. Kim mükemmel kayınvalide bulabilir ki? Neyse ki Mehmet’le şehir merkezindeki kendi evimizde yaşıyorduk. Düğünümüz mütevazı ama mutluydu. İkimiz de otuzlarına yaklaşmış, bilinçli bir kararla evlenmiştik. Güzel, başarılı, ortak zevkleri olan bir çifttik. Hayatımız kusursuz görünüyordu.
Çocuk konusunda beklemek istemedim—yaşım ilerliyordu. Ama zaman geçtikçe, hamilelik bir türlü gelmiyordu. Bizim için bu bir sorun değildi, sabredebilirdik. Ama Ayşe Hanım’ın sabrı yoktu.
“Adet düzenini takip ediyor musun?” diye sorardı her gelişinde. “Daha dikkatli olmalısın!”
Böyle sorular beni rahatsız ediyordu. Kibar bir ailede yetişmiş biri olarak, bu kabalık midemi bulandırıyordu. Onu terslemek istiyordum ama Mehmet annesini çok seviyordu. Onu incitmek, kocamı incitmek demekti, bu yüzden katlanıyordum.
“Yüzünü ekşitme! Sizin iyiliğiniz için endişeleniyorum!” diye diretirdi. “Unutma, sana bir doktor ayarladım, gideceksiniz. Bir de al, bunu kaynat iç,” diyerek elime bir poşet ot tutuştururdu.
Bitki çaylarını içtim, doktor doktor gezdim. Sonuç hep aynıydı: Sağlıklıydım. “Allah henüz nasip etmedi,” diyorlardı. Ama ateist olan kayınvalidem bu cevapları kabul etmiyordu. Torun istiyordu—bütün arkadaşlarında vardı, kıskançlık içini kemiriyordu.
“Cumartesi bir falcıya gidiyoruz, kapora verdim,” diye açıkladı bir gün.
“Anne, falcıya niye gidelim?” diye itiraz etti Mehmet. “Falcı bize çocuk mu muska yapacak?”
“Alay etme! Pişman olmamak için her yolu denemeliyiz!”
Gittik. Falcı kartları açtı, bir iksir verdi: “Her sabah güneş doğmadan üç damla.” Ama mucize olmadı. Sonunda sabrı tükenen kayınvalide artık perdeyi yırtmıştı.
“Kadın doğurmalı! Sen yapamıyorsun!” diye yüzüme haykırdı.
“Dedem, bu kadın beni çıldırtıyor,” diye dert yandım babaanneme.
“Ne istiyor ki?” diye sordu yaşlı kadın.
“Torun istiyor, benim doğuramadığımı söylüyor.”
“Sen doğurabiliyor musun?”
“Tabii ki!”
“Peki Mehmet?”
Donakaldım. Mehmet hiç test yaptırmamıştı. Nasıl gözden kaçırmıştım bunu?
“Bizim sülalede hasta yok! Hele çocuk yapamayan hiç olmadı!” diye diretmişti Ayşe Hanım.
“Mehmet, sen de test yaptırsan?” diye önerdim o gece yatakta.
“Niye? Bende bir şey yok!” diye savuşturdu.
“Bende de yok! Ama annen suçu bana atıyor. Eğer sen de test yaptırıp temiz çıkarsan, bizi rahat bırakır. Sakın ona söyleme, sürpriz olsun!”
Mehmet gönülsüzce kabul etti. Sonuçlar hepimizi şoke etti. Sperm sayısı düşük, hareketliliği neredeyse yoktu. Çocukken geçirdiği bir hastalık yüzünden öyle olmuştu.
Mehmet, mutfakta annesiyle çay içerken içeri girdim ve test sonuçlarını masaya bıraktım.
“İşte sürpriziniz. Buyurun!” dedim, gözlerinin içine bakarak. “Bilmiyordunuz deme!”
Şaşkın bakışlarından anladım: Biliyordu ama yıllarca suçu bana atmıştı. Neden? Nefretinden mi? Can sıkıntısından mı? Mehmet ise susup annesini desteklemişti.
“Yani… çocuğumuz olmayacak mı?” diye kekeledi Mehmet.
“Senin olmayacak. Ben istediğim zaman doğurabilirim,” diye soğuk cevap verdim. “Annen haklı, sana başka biri gerek. Ben gidiyorum. Senden de, ondan da.”
Kazanmak hiçbir şeyi düzeltmedi. Yerini acı, öfke ve kaybedilen yılların pişmanlığı aldı. Aşk mı? Çoktan sönmüştü, verimsiz topraklarda kavrulmuş bir fidanaİstanbul’un sisli sokaklarında yürürken düşündüm: Bir gün oğlum olursa, onun sağlığına daha çok dikkat edeceğim ve asla Ayşe Hanım gibi bir kaynana olmayacağım.




