Bugün günlüğüme yazmak istiyorum. Bu, Elif’in gerçek hikayesi. Onun izniyle anlatıyorum.
İkinci kez evlenmiştim. İlk eşim, Emre, trajik bir şekilde vefat etmişti. Motosikletiyle eve dönerken kontrolünü kaybetmişti. O zamanlar yirmi altı yaşındaydım, kızım Defne ise henüz iki yaşındaydı. Hayata yeni başlıyorduk, evimizi düzenliyorduk. Üzerimde bir kredi vardı, işsizdim ve yardım alacak kimse yoktu. Emre’nin ailesi çoktan vefat etmişti, benimkiler ise Sivas’ın bir köyünde zorlukla geçiniyordu.
Ama şaşırtıcı bir şekilde, yanımda biri çıktı. Bu kişi, Emre’nin arkadaşı Murat’tı. Bizi sık sık ziyaret eder, Defne’ye oyuncaklar, meyveler getirir, ev işlerinde yardım ederdi. Başta mesafeli durdum—daha yeni dul kalmıştım. Sonra ona ısındım. Ailemiz gibi oldu. Kim ne derse desin, yaşayan bir kalp, yaşayana çekilir. Emre’yi unutmadım ve asla unutmayacağım—o, kızımda yaşıyor. Ama hayat devam ediyor.
Bir yıl sonra Murat’la evlendik. Ailesi pek memnun olmadı. Annesi, Sevim Hanım, ilk günden belli etti: «Çocukla gelin istemiyoruz.» Ama Murat kararlıydı. Birlikte yaşayacağımızı söyledi—şehrin kenarında, bahçeli geniş bir evde. Benim evimi kiraya verecektik, gelirimiz olsun diye.
Kabul ettim. Safça. Aile, destek, yardım diye düşündüm. Ama gerçek… İlk haftalardan itibaren kayınvalidem emirler yağdırmaya başladı. «Temizle, çapala, yemek yap.» Defne’yi ise görmezden geliyordu. Sanki orada değildi. Ne bir «merhaba», ne «nasılsın». İsmini bile ağzına almıyordu. Evde kızım bir gölge gibiydi.
Sabah akşam çalıştım—hem evde, hem bahçede. Sırtım ağrıyor, ellerim nasır bağlamıştı. Kayınvalidem ise hiç memnun değildi. Bir gün asla unutamayacağım bir konuşmaya şahit oldum:
«Bu kızla niye uğraşıyorsun Murat?» diyordu annesi. «Senin neyin olur? Sadece para harcatıyor. Kendi çocuğunu yap, işte o zaman değer.»
Murat sinirli bir şekilde, «Anne, yeter! Bu benim ailem, kararıma saygı göster,» dedi.
Duymamış gibi yaptım. Ama kalbim sıkıştı. O sözler içime saplanmıştı.
Sonra oğlumuz Efe doğdu. Murat’ın aynısıydı. Gözleri, burnu, hatta yanağındeki gamze bile. İşte o zaman kayınvalidem canlandı. Sabah akşam torunuyla ilgileniyordu. Ama Defne’ye karşı tavrı değişmedi. «Dokunma», «yaklaşma», «kardeşinden uzak dur». Bir gün Defne’yi öyle itti ki yere düştü. Dayanamadım:
«Yeter artık!» diye bağırdım. «O bir çöp değil, bir hata değil! Benim kızım ve ona saygı duyacaksınız!»
O gün birbirimize çok şey söyledik. Ama o konuşmadan sonra kayınvalidem biraz geri çekildi. Defne’yi incitmiyordu en azından. Ama sevgi hiç gelmedi.
Geçenlerde başka bir şey oldu. Murat, izin gününde kanepede uzanıyordu. Okuldan aradılar: Defne, beden eğitiminde bacağını incitmiş, hastaneye götürülmüştü. Hemen Murat’a koştum:
«Hadi gidiyoruz! Defne’nin başına bir şey geldi!»
Elini salladı:
«O benim çocuğum değil. İzin günümü niye harcayayım? Bırak hastanede dinlensin.»
İçim öyle ürperdi ki… Korkunçtu. Efe’yi alıp komşumuza, taksicilik yapan Mehmet Amca’ya koştum. Bizi hastaneye götürdü. Şükür, kırık değil, çıkıktı. Tedavi edildi ve eve döndük.
Ama eve—yani annemlerin evine. Kiracıları arayıp uyardım: evimi boşaltın. Bir haftaya taşınıyoruz.
Akşam Murat aradı:
«Oğlumla neredesin? Ne oldu?»
Sakin bir şekilde cevap verdim:
«Artık sizin eve dönmeyeceğiz. İki çocuğum var. İkisini de sevmeyi öğrenirsen, buyur gel. Ama benim evime.»
Sessiz kaldı. Sonra kapattı.
Ne karar verecek bilmiyorum. Ama ben bir şeye karar verdim: çocuğuma insan muamelesi yapmayan biriyle yaşamaktansa, yalnız kalmak daha iyi.
Bugün bunu anlamış oldum.




