Bir zamanlar, unutulmuş bir kasabada, Metin adında bir adam ağır bir yük taşıyordu. Yıllardır içinde taşıdığı bir karar vardı: gitmek istiyordu. Bağırışlar, kırılan tabaklar ya da gözyaşları olmadan… Sessizce, ekmek almaya çıkmış gibi kaybolacaktı.
Leyla ile sekiz yıldır evliydiler. Çocukları yoktu, büyük kavgalar da olmamıştı. Hayatları, kasabanın ana caddesi gibi dümdüz ve sakin ilerliyordu. Her sabah aynı rutin: kahve, tost, Leyla’nın defterine düzenli notları. Bir gün Metin fark etti ki, geçen cuma ile bu cuma arasında hiçbir fark yoktu.
Leyla kusursuz bir eşti. Öyle kusursuzdu ki, bu Metin’i boğmaya başlamıştı. Ev her zaman pırıl pırıldı, akşam yemekleri sıcacık hazırlanırdı. Bir gün çay içmeyi düşündüğü anda, Leyla elinde buğulu bir fincanla kapıda belirdi.
“Nasıl anladın?” diye sordu, gizlediği öfkeyle.
“Sadece seni iyi tanıyorum,” dedi Leyla sessizce. “Çünkü seni seviyorum.”
Metin başını salladı, ama içinde bir şeyler sıkıştı. Ona sarılmadı, öpmedi… Sadece “teşekkürler” dedi, bir yabancıya der gibi. Hisleri yavaş yavaş buharlaşıyordu, geriye boşluk kalıyordu. Öfke değildi bu, sadece bir ilgisizlik… ve bu, kavgalardan daha korkutucuydu. Leyla ise her şeyi anlıyor gibiydi. Odasına daha az geliyor, ona daha az dokunuyor, çoğu gece yalnız yatıyordu.
Bir gün fark etti ki, Leyla artık kapıda onu beklemiyordu. Sessizce yatak odasına çekiliyor, tek kelime etmiyordu… Sanki onu çok önceden bırakmış gibiydi.
—
Bir bahar rüzgârı gibi girdi hayatına Sibel. İnşaat firmasındaki stajyerdi, Leyla’nın tam zıttıydı: dinamik, pervasız, gözlerinde ışıltılar olan, kahkahasıyla insana hayat sevinci veren bir genç kadın. Hareketleri, sesi, hatta masaya gelişigüzel bıraktığı kalemi bile Metin’in dikkatini çekiyordu.
Ona ilk gördüğü anda vurulmuştu, ama mesafeli durmaya çalışıyordu. Çok gençti, çok parlaktı. Ama Sibel, sanki onun ilgisini sezmişti ki, peşini bırakmıyordu. Bazen ofisinin önünde bekliyor, bazen saçlarını düzeltiyor, bazen de anlamsız sohbetler açıyor, arkasına saklanan bir kıvılcım taşıyordu.
Metin artık hep onu düşünüyordu. Sesi kafasında çınlıyor, ofisin camlarında silueti beliriyordu. Yıllar sonra ilk kez kendini canlı hissediyordu. Vicdanı sızlıyordu ama kendini avutuyordu: “Zaten hiçbir şey olmuyor.”
Ta ki olduğu ana kadar.
Gece geç saat, boş ofis, asansör. İkisi yalnız kalmıştı. Sessizlik. Sibel aniden yaklaştı ve onu öptü… Hafifçe, kelimesiz.
“Merak ettim,” diye fısıldadı, asansörden çıkarken gülümseyerek.
Metin olduğu yerde kaldı, kalbi bir delikanlı gibi çarpıyordu. Kanı damarlarında yanıyordu.
Sibel bir daha adım atmadı, ama bakışları, dokunuşları, tesadüfi temasları bir mıknatıs gibi çekiyordu. İnce bir oyun oynuyor, asla zorlamıyordu. O ise bu oyuna daha çok kapılıyor, akşam yemeğinde Leyla’nın sesini duymaz olmuştu.
Sibel artık aklını tamamen ele geçirmişti. Ve farkına varmadan, hayalleri ihanete dönüşmüştü.
Şehrin kıyısındaki bir motelde buldular kendilerini. Pencereden yağmur sesleri geliyor, odada onun parfümünün kokusu vardı. Her şey ateşli bir rüya gibi hızlı oldu. Metin, zincirlerinden kurtulmuş gibi özgür hissediyordu. Karısını aldatan bir koca değil, hayatını geri kazanmış bir adamdı.
Ayrılırken Sibel saçlarını düzeltti ve göz kırptı:
“Biz büyük insanlarız. Sorumluluk yok.”
Metin başını salladı, ama göğsünde bir endişe filizleniyordu.
Eve döndüğünde, sıcak yemek masada onu bekliyordu. Leyla kanepede uyumuş, üzerine bir battaniye örtülmüştü. Yanına oturup ona baktı. Leyla gözlerini açtı. İkisi de konuşmadı, ama onun bakışları her şeyi anlatıyordu.
Metin açıklamak istedi – “özür dilerim”, “seninle ilgili değil”, “kafam karıştı” – ama kelimeler boğazında düğümlendi. Leyla sormadı bile. Sadece duvara döndü.
O, karısına ihanet etmemişti… Hâlâ onu bekleyen adama ihanet etmişti.
Ama ertesi gün yine Sibel’e gitti.
—
Metin, kaçınılmaz konuşmayı ertelemek için bir iş gezisine çıktı. Sibel, sanki bu doğalmış gibi peşinden geldi. Gecelerini otel odasında geçiriyor, geçmişin sınırlarını silip atıyorlardı.
Dördüncü gün, tek başına dönüyordu. Yağmur yağıyordu. Yolda karşıdan karşıya geçen bir kadın gördü, elinde bebek arabası vardı. Bir araba virajdan hızla çıktı. Metin onları itebildi. Darbe onu buldu.
—
Bir hafta komada kaldı. Teşhis bir hüküm gibiydi: omurga yaralanması, felç riski. Gözlerini açtığında Leyla’yı gördü. Yatağın kenarında oturmuş, elini tutuyordu. Gözyaşları yoktu, kelimeler yoktu… Sadece oradaydı.
Sibel beşinci gün geldi. Kapının eşiğinde durdu, yaklaşmadı.
“Ben bunun için çok gencim,” dedi soğuk bir sesle. “Bu benim kaderim değil.”
Arkasına bile bakmadan gitti, sanki bir kitabın kapağını kapatmıştı.
Metin anladı: Sibel onu hiç tanımGeçmişin ağır yükü omuzlarında, Metin artık gerçek aşkın asla gitmeyenlerde olduğunu anladı.




