“Niye bu kızla uğraşıyorsun? Senin öz çocuğun bile değil!”
Bu, Lara’nın hikâyesi—kendisinin anlattığı ve başkalarına aktarmasına izin verdiği. İçindeki her şey gerçek. Her şey, pek çok kişinin yüreğine dokunan tanıdık bir acı.
İkinci kez evlenmiştim. İlk eşim, Roman, trajik bir şekilde hayatını kaybetmişti—motorsikletiyle eve dönerken kontrolünü kaybetmişti. O zamanlar yirmi altı yaşındaydım, kızım Ayşe ise daha iki yaşındaydı. Hayata yeni tutunmaya, bir yuva kurmaya başlamıştık. Üzerimde bir konut kredisi vardı, izindeydim, işsiz ve desteksizdim. Roman’ın ailesi çoktan vefat etmişti, benimkiler ise Samsun’un bir köyünde—kendi geçimlerini zar zor sağlıyorlardı.
Ama tuhaf bir şekilde, yanımda bir çıktı: İbrahim—eski eşimin arkadaşı. Bizi sık sık ziyaret eder, Ayşe’ye oyuncaklar ve meyveler getirir, ev işlerinde yardım ederdi. Önce mesafeli durdum—daha yeni dul kalmıştım. Sonra yavaş yavaş yakınlaştım. O, ailem oldu. Kim beni yargılarsa yargılasın, yaşayan bir kalp, yaşayana çekilir. Roman’ı unutmadım ve asla unutmayacağım—o, kızımda yaşıyor. Ama hayat devam ediyordu.
Bir yıl sonra İbrahim’le evlendik. Onun ailesi pek memnun olmadı. Annesi, Zeynep Hanım, ilk günden belli etti: “Yanında çocukla gelen bir kadın bize uymaz.” Ama İbrahim diretmişti. “Hep birlikte yaşayacağız,” dedi—şehrin kenarında, büyük bir bahçeli evde, serası ve ağaçlarıyla. Benim eski evimi de kiraya verecektik, ek gelir olsun diye.
Kabul ettim. Saf düşüncelerle… Aile, destek, dayanışma diye ummuştum. Ama gerçek öyle değildi… Daha ilk haftalardan kaynana emirler yağdırmaya başladı: “Temizle, çimleri biç, yabani otları sök, yemek yap.” Ayşe’ye ise hiç ilgi göstermedi—sanki orada bile değildi. Ne bir “merhaba”, ne bir “nasılsın”. Adını bile ağzına almazdı. Evde kızım bir gölge gibi hissetti kendini.
Sabah akşam çalışıyordum—evde, bahçede. Sırtım ağrıyor, ellerim nasır tutmuştu. Kaynana ise hiç memnun değildi. Derken bir gün, asla unutamayacağım bir konuşmaya şahit oldum:
“İbrahim, niye bu kızla uğraşıyorsun?” diyordu annesi. “Senin değil ki bu! Sadece para harcıyorsun. Kendi çocuğunu yapın, işte o zaman bir şey olur.”
“Anne,” dedi öfkeli bir sesle, “yeter artık! Bu benim ailem, kararı ben veririm.”
Duymazdan geldim. Ama yüreğim sıkıştı. O sözlerin acısı derinlere işledi.
Sonra oğlumuz doğdu—Emir. İbrahim’in aynısıydı. Gözleri, burnu, hatta yanağındaki gamze bile. İşte o zaman kaynana canlandı. Sabah akşam torunuyla ilgileniyordu. Ama Ayşe’ye karşı tavrı değişmedi. “Dokunma,” “Yaklaşma,” “Kardeşinin yanından uzak dur.” Bir gün öyle sert itti ki Ayşe, yere düştü. O an artık dayanamadım.
“Yeter!” diye bağırdım. “O bir çuval değil, çöp değil, hata değil! Benim kızım, ve ona saygı göstereceksiniz!”
O gün birbirimize çok şey söyledik. Ama o konuşmadan sonra kaynana biraz duruldu. Ayşe’ye en azından kötü davranmayı bıraktı. Ama sevgi hiç gelmedi.
Geçenlerde bir şey daha oldu. İbrahim izin günüydü, kanepede uzanıyordu. Okuldan aradılar—Ayşe beden eğitiminde bacağını incitmiş, hastaneye kaldırılmıştı. Hemen koştum yanına:
“Hadi, gidelim! Ayşe’nin bacağı kırılmış!”
O ise elini savurdu:
“O benim çocuğum değil. İzin günümü niye harcayayım? Zaten hep sorun çıkarıyor. Hastanede dursun, sakinleşir.”
Öyle bir korku, öyle bir iğrenme hissettim ki… Hemen Emir’i toplayıp komşuya koştum—taksicilik yapardı. Bizi hastaneye götürdü. Şükür, kırık değilmiş, çıkıkmış. Tedavi edip eve döndük.
Ama eve—yani anne babamın evine. Kiracıları aradım, uyardım: evimi boşaltın. Bir hafta içinde oraya taşınıyorduk.
Akşam İbrahim aradı:
“Oğlumla neredesin? Ne oldu?”
Sakin bir sesle cevap verdim:
“Artık o eve dönmeyeceğiz. Benim iki çocuğum var. İkisini de sevmeyi öğrenirsen, gelirsin. Ama sadece BENİM evime.”
Sessiz kaldı. Ve kapattı.
Ne karar verecek bilmiyorum. Ama ben kararımı verdim: çocuğumu insan yerine koymayan biriyle yaşamaktansa, yalnız kalmak evladır.




