Rüzgârla Dans Eden Mum

**RÜZGARDAKİ MUM**

Doktor Ayşegül Kaya, lateks eldivenlerini ve koruyucu maskesini çıkardı, metal bir leğene attı ve bitkin bir halde ameliyathaneden çıktı. Bu, bir insanın hayatının söz konusu olduğu ameliyatlardan biriydi. Hasta, yaşlı ve kalp sorunları olan Murat Demir, anestezinin etkisinden zor kurtulmuştu.

Şimdi sadece beklemek kalıyordu…

Ayşegül o gece uyuyamadı. Nöbetçi odasındaki dar yatağında uzanmış, tavanı izliyordu. Çatlak beyaz badana, onu içine çekiyor gibiydi, uzaklarda bıraktığı geçmişi hatırlatıyordu. O çatlak beyazlık, sanki geride kalan her şeyin bir devamıydı — gençliğinin geçtiği, Erzurum’un küçük bir köyü olan Karapınar’da başlayan hayatı…

Gözlerini kapattı ve zaman geriye aktı. Kendisini yeniden on dokuz yaşında buldu, yarı yıkık bir caminin önünde duruyordu. Ahşap, is karası duvarları ve çan yeri boş kalan o eski cami…

O yıllarda, mezun olduktan sonra onu taşraya göndermişlerdi. Orada, sessizliğin, acımasız soğuğun ve insanların kayıtsızlığı arasında yaşamanın ne demek olduğunu ilk kez anlamıştı.

Bir gün içine doğdu, o camiye girdi. Toz, soğuk ve mum kokusu vardı içeride. Bir mum yaktı, belki orada biraz ısınabileceğini umarak.

“Gönlünde bir sıkıntı mı var, kardeşim?” diye bir ses duydu arkasından.

Genç bir imam duruyordu karşısında — Hoca Mehmet.

“Öylece uğradım,” dedi zoraki bir gülümsemeyle.

O günden sonra sık sık uğradı. Onunla yaptığı uzun, sessiz sohbetlerde kendini ona yakın görürdü. Anlayışlı, hisli biriydi. Sanki ruhunun derinliklerini okuyordu.

Bir gün fısıldadı:
“Bugün babamın doğum günü… Askerdi. 1919’da, Antep’te şehit oldu…”

Bu sözlerin başına ne iş açacağını bilmiyordu.

O gece kapısı yumruklarla sarsıldı. Ayşegül hızla üstünü giyip açtı ve her şey sona erdi.

Arama, küfürler, bağrışmalar… Hoca Mehmet bir muhbir çıkmıştı. Onu “devlet karşıtı” konuşmalar yaptığı için ihbar etmişti.

Gözaltında hemen dövmediler. Önce sorgu vardı. Sorgu memuru tıknaz, kelimsi, yorgun bakışlı biriydi.

“Otur. Ben Kenan Yılmaz. Korkma,” dedi alçak sesle. “Buradaki herkes canavar değil. Ama öyle zamanlar ki, insan rüzgarda bir mum gibi… En ufak bir esintiyle söner.”

Vurmadı. Acıyarak baktı.

“Seni kurtaramam, Ayşegül. Ama seni kamplara da göndertmem. Uzak bir yere yerleştirmeye çalışacağım. Bir de dua et, kimse senin dosyanla ilgilenmesin.”

Böylece Karapınar’a geldi.

Oraya giden tek yol, karla kaplı, dümdüz bir patikaydı. Kış acımasızdı.

İlk zamanlar kimse kapısını açmadı — sürgünleri istemiyorlardı. Her kapıyı çaldığında ya “Yok!” cevabını aldı ya da sessizlik…

“İnsanlığı her yerde bulursun,” diye hatırladı Kenan’ın sözlerini.

Sadece bir kapı açıldı — genç bir dul olan Elif’in evi.

“Gir. Ama uslu dur.”

Ayşegül onun yanında kaldı. Tarlada çalıştı, köylüleri tedavi etti, çocuklara ve hayvanlara baktı. Zamanla insanlar ona güvenmeye başladı.

İki yıl geçti. Her iki haftada bir kayıt için karakola gidiyordu. Kaymakam Kemal Aydın, ona hiçbir şey söylemeden, kaydını tutup imzayı atıyordu.

Üçüncü yılda her şey değişti.

Bir akşam vaktiydi, kar fırtınası vardı.

Elif’in evinin önünde bir at arabası durdu. İçeri Kaymakam Kemal koşarak girdi, üstü başı karla kaplıydı.

“Kızım ölüyor. Yardım et.”

Ayşegül hazırlandı, hızla onun evine gittiler.

Yatakta yedi yaşında bir kız yatıyordu. Solgun yüz, gözlerinin altı çökmüş, nefesi zorla geliyordu. Köşede, ilçe hastanesinden gibi görünen bir doktor şaşkın şaşkın duruyordu.

“Difteri,” dedi umursamazca.

“Bistüriniz var mı?”

“Beş saat sonra gelebilir.”

“Beş saat sonra iş işten geçer,” dedi Ayşegül keskin bir tonla. “Bana bıçak, mum ve alkol lazım.”

Kemal çılgın gibi koşturup her şeyi getirdi. Ayşegül bıçağı sterilize etti, çocuğun boğazına soktu — apse patladı.

Yüzünü kan ve irin kapladı. Çocuğun annesi öfkeyle ona saldırdı — yüzünü yumrukluyor, çığlık atıyordu. Kemal karısını zorla çekti.

Ayşegül geceyi kızın başında geçirdi. Sabah olduğunda küçük Zehra nefes alıyordu. Bir gün sonra ise oynuyordu.

Ayşegül ayrılmadan önce anne ona yaklaştı.

“Affet beni. Senin… ama sen onu kurtardın. Al bunları,” dedi ve içinde yiyecek, bir battaniye ve işlemeli yastık kılıfları olan bir çanta uzattı.

Kemal sonradan birkaç kez daha geldi. Yiyecek getiriyordu. Artık imza için karakola gitmesine de gerek kalmamıştı. Meğer o kadar katı biri değilmiş — hayat onu öyle yapmıştı.

Bir buçuk yıl sonra Ayşegül şehre döndü. Doktorasını tamamladı, evlendi, iki çocuk sahibi oldu.

Yıllar geçti.

Bir gün, şehirde dolaşırken o camiye rastgeldi. Her şey değişmişti: temiz, aydınlık, bakımlı.

İçeri girdi. Bomboştu. Bir kadın süpürgeyle zemini süpürüyordu.

“Hoca Mehmet’i görebilir miyim?””Yok, o öldü,” dedi kadın başını öne eğerek, “geçen yıl, bir trafik kazasında.”

Rate article
Lifequest
Rüzgârla Dans Eden Mum