**Günlük, Bugün**
— Ayşe, kötü bir haberim var, — dedi Mehmet, kaşığını tabağa bırakarak. — Annem artık iyice kötüleşti. Seksen yaşında, tek başına halledemiyor. Sürekli bakıma ihtiyacı var.
— Bundan korkuyordum… — diye iç çekti Ayşe, ellerini havluyla kurularken. — Kardeşinle konuştun mu? Sanırım bir bakıcı bulmamız gerekecek. Bunun yükünü tek başımıza kaldıramayız.
— Konuştum. Ve karar verdik: bakıcı tutmak pahalı. Hem de yabancı birini eve almak riskli. En iyisi, aileden biri ilgilensin.
— “Karar verdik” mi? — diye dikildi Ayşe. — Kardeşinle beni bile sormadan her şeyi konuşmuşsunuz öyle mi?
— Evet. Ve sonuca vardık: en uygun kişi sensin. Annem seni tanıyor, sana alışır. Yabancıyı kabul etmez. Hem zaten evdesin, işten ayrılıp onunla ilgilenebilirsin.
Ayşe’nin içi sızladı. Muhasebeciydi, emekliliğine üç yıldan az kalmıştı. İşi bırakmak mı? Emekliliğini kaybetmek mi?
— Mehmet, düşünmem lazım. Ben demirden değilim. Sağlığım da pek iyi sayılmaz. Üstelik… sen ve kardeşin benimle konuşmadan karar vermişsiniz. Doğrudan dayattınız.
— Ayşe, biliyorsun, annem bize bu evi verdi. Hepimiz için her şeyi yaptı, şimdi minnet borcumuzu ödemeliyiz. Kardeşimle destek olacağız, yalnız kalmayacaksın.
Biliyordu ki, sadece kendilerine uyduğu kadar yardım edeceklerdi. Gerçekte bütün yük onun üzerine kalacaktı. Ama tartışmadı. İş yerinden bir aylığına izin aldı — “hasta yakını izni”. Ve net bir şart koydu:
— Sadece bir ay. Sonrasında tekrar konuşuruz. Sonsuza kadar buna razı olmadım.
— Tamam. Bu arada annemi buraya getirelim, daha kolay olur. Sürekli gidip gelmeye gerek kalmaz.
Ertesi sabah, Mehmet’in annesi, Lütfiye Hanım, İstanbul’daki iki odalı evlerinin kapısında belirdi. Zayıflamış, yürümekte zorlanıyordu. Tekerlekli sandalyeyi yerleştirdiler, battaniyeleri serdiler, ilaçları dizdiler. Evin içine klor ve yaşlılık kokusu doldu.
Mehmet hemen talimat yağdırmaya başladı:
— Sırtına yastık koy! Çorbayı ısıt! Haplarını içtiğinden emin ol, artık senin sorumda!
Ayşe sesini çıkarmadan her şeyi yaptı. Ama artık kırk yaşında değildi. Beli ağrıyor, tansiyonu oynuyor, eklemleri sızlıyordu. Kayınvalidesi ise sanki bilerek ufak işkenceler yapıyordu: kompostosunu döküyor, ilaçlarını saklıyor, gürültüden şikâyet ediyordu.
Birkaç gün sonra, kardeşi Murat ve eşi Fatma çıkageldi. Montlarını bile çıkarmadan evi müze gezer gibi dolaştılar. “Burası anneye dar gelir,” “Burada rüzgâr alıyor,” diye yorumlar yaptılar. Ayşe, bir köşede gölge gibi durdu.
— Anne, nasılsın? Ayşe seni üzmüyor ya? — diye sordu Murat.
— Oğlum, kim bu yaşlı kadınla uğraşmak ister ki? — diye sızlandı Lütfiye Hanım. — Bana yük gibi bakıyor. Ne sarma yapıyor, ne ilgileniyor. Her şeyi isteksiz yapıyor…
Ayşe dayanamadı:
— Yarın sarma yapılır. Bugün köfte ve çorba var. Bir günde nasıl her şeyi pişireyim?
— Ayşe, — araya girdi Fatma, — nasıl her gün yemek yapmazsın? O yaşlı bir insan! Ona çocuk gibi bakmalısın. Yoksa senin için zor mu?
— Fatma, yemek yapıyorum, çamaşır yıkıyorum, temizlik yapıyorum… Bir de sen dene, sonra konuşalım. Sıra sana geldiğinde istediğin gibi yaparsın.
— Ama ben çalışıyorum! Yapamam. Hem de… beceremem! — Fatma’nın kibirli tavırları birden dağıldı.
Geldikleri gibi gittiler — hiçbir yardım teklif etmeden.
Mehmet ise, söz vermesine rağmen, giderek uzaklaşıyordu:
— Ayşe, sen kadınsın, halledersin. Ben işten yorgun geliyorum. Hem bu bizim geleneğimiz, gelinler kayınvalidelere bakar. Kimse şikâyet etmez.
Ayşe sustu. İşe dönüş gününü saymaya başladı.
Üç hafta sonra Mehmet bir “haber”le geldi:
— Murat’la konuştuk. Annem sana evi yazacak. Sen de işten ayrılıp ona bakacaksın. Adil olan bu.
— Ne?! — Ayşe’nin yüzü bembeyaz oldu. — Ciddi ciddi sağlığımı bir daireyle mi değiştirmemi bekliyorsun? Sağlığım pahasına bir daire istemiyorum! Yıllarımı bakıma harcayıp mirasın peşinde koşamam!
— Oğlunu düşün! Evi satar, paylaşırız, Orhan’a da bir şey kalır.
— Belki on yıl sonra. Belki on beş. Peki ya ben? Kendimi yok mu sayayım?
Mehmet sustu. Yüzü kırgın bir ifade aldı.
— Daire umurumda değil, Mehmet. Ben yaşamak istiyorum. İşe gitmek, sabahları kahve içmek, kitap okumak istiyorum, leğenlerle koşturmak değil! Kardeşin var, en azından bir kez olsun sorumluluk alsın. Ya da bakıcı tutun!
— Para! Her şey para! Senin maaşın da zaten az. Evde kalmak daha mantıklı!
— Hayır! Kararım kesin! — Ayşe, Mehmet’in gözlerinin içine baktı. — Ne yaparsanız yapın. Ama artık Lütfiye Hanım’a bakmayacağım.
Bir hafta sonra Ayşe eşyalarını topladı. Sessizce, kavga etmeden. Bir apartman dairesinde oda kiraladı. Oğlu Orhan destek oldu: para yardımı yapacağını, arayıp geleceğini söyledi.
Mehmet ise çabuk anladı: annesinin bakımaMehmet sonunda bir bakıcı tuttu, ama artık çok geçti—evin içinde yalnızlığın ağırlığı her geçen gün biraz daha çöküyordu.




