**Günlük, 15 Mart**
Gece geç vakit, mart ayının serin loşluğunda, Mehmet her zamanki gibi fabrikadan çıkıp eve dönüyordu. Yolu alışılmıştı: boş sokaklar, ıssız apartman bahçesi, girişte tek bir sönük lamba. Etraf öyle sessizdi ki, sanki mahalle uykuya dalmıştı. Ne ses, ne ayak izi, ne de araba gürültüsü. Sadece rüzgârın duvardaki yaşlı ağacın kuru dallarında hışırdaması duyuluyordu.
Anahtarı cebinden çıkarmıştı ki, birden tanıdık, keskin bir koku burnuna doldu. O bildik, bayat, ucuz kedi maması kokusu. Hafızasında Eskişehir’deki babaannesinin bahçesi canlandı: üç yarı vahşi kedi ve içi gri karışımla dolu kaplar. Hızla arkasını döndü.
Beton merdivenin üstünde oturuyordu.
Zayıf, üç renkli, yırtık kulaklı, kocaman insan gözlerine benzeyen bakışlarıyla. Ona doğru bakıyordu—sakin, yalvarmadan, korkmadan. Gözlerinde derin bir anlam vardı. Sanki onu tanıyordu. Sanki neden geldiğini biliyordu.
Mehmet donup kaldı. Birkaç saniye öylece baktı. Sonra döndü, kapıyı açtı. Kedi kıpırdamadı bile. Sadece kuyruğu hafifçe oynadı—kararsız, tembelce, sanki düşünmek için kendine zaman tanımış gibi.
Mehmet geri baktı.
“Eğer istiyorsan… gel içeri.”
Girdi. Telaşsız. Arkasına bakmadan. Öyle emin adımlarla ki, burası onun asıl varacağı yer gibiydi.
Mehmet hiç hayvan beslememişti. Sevmediğinden değil—sadece kendini bakabilecek biri olmaya layık görmüyordu. Bakmak sadece mama ve su değildi; sorumluluk, ilgi, sıcaklıktı. Ona göre içinde bunlar çoktan bitmişti. Tek başına yaşıyordu, otuz beş yaşındaydı. On beş yılı aynı metal fabrikasında geçmişti. Elif’le ayrıldıktan sonra insanlarla konuşmaları günde iki cümleye düşmüştü—bakkalda, muhasebede. Gerisi sessizlik, radyo sesi, loş ışık ve tabaktan yemek yemekti.
Yavaş yavaş kayboluyordu. Sessizce. Acı çekmeden. Sadece eriyordu—kenardan, azar azar.
Kedi her şeyi değiştirdi.
Önce sadece oradaydı. Sonra onu uyandırmaya başladı—göğsüne çıkıyor, gözlerinin içine bakıyordu. Sessizce. O kadar ısrarla ki, dayanamayıp kalkıyor, mutfağa gidip su dolduruyor, mama koyuyordu. Zamanla mama pahalılaştı. Sonra lastik ayaklı bir kâse geldi. Ardından bir kilim.
Sonra konuşmaya başladı ona.
“Pisi pisi” değil, gerçekten. Tonlamalarla, sorularla, uzun suskunluklarla. O dinliyordu. Yanına oturuyor, kulaklarını oynatıyor, tam zamanında göz kırpıyordu. Mehmet’e öyle geliyordu ki—anlıyordu. Sessizliği boş değildi. Orada—ilgi vardı.
Eve erken dönmeye başladı. Yıllar sonra ilk kez yemek yaptı—çorba, makarna, sahanda yumurta. Müzik açtı. Bazen yüksek sesle okudu. Kedi bunu seviyordu. Pencere pervazına uzanıyor, kuyruğunu bacaklarının etrafına doluyordu. Sessizlik artık üzerine çökmüyordu. Beton sığınak yeniden ev olmuştu.
Ve bir gün, şu düşünceye yakalandı:
“Yaşıyorum. Sadece var olmuyorum. Yaşıyorum.”
Ve her şey onunla başlamıştı.
Altı ay geçti. İlkbahar. Sokaklardan toz ve tazelik getiren rüzgâr. Sonra bir gün—kayboldu. Her akşam yaptığı gibi dolaşmaya çıktı… ve geri gelmedi.
İlk başta umursamadı—kediler böyledir. Sonra telaşlandı. Sonra çaresiz kaldı. Mahalleyi baştan sona taradı. Arabaların altına baktı, apartman kapılarını çaldı, arka sokaklarda dolaştı. Kayıp ilanları astı, barınakları aradı. Yıllardır selam bile vermediği komşulara sordu.
Hiçbir şey.
Sessizlik geri dönmüştü. Ama artık farklıydı. Ürkütücüydü. Yine geç saatlerde geliyordu. Yemek yemiyor, müzik açmıyordu. Sadece mutfakta oturup siyah pencereye bakıyordu, içinde sadece kendi yansıması varken. Ve her şey başladığı yere dönmüştü. Boşluk. Sessizlik. Sadece şimdi farklı olabileceğini biliyordu. Ve bu, acıyı ikiye katlıyordu.
İki haftadan fazla geçti.
Bir akşam, işten dönerken bir ses duydu:
“Amca! Bu sizin mi?”
Döndü. Kırmızı ceketli, on yaşlarında bir kız, kucağında kirli, tüyleri dökülmüş ama… tanıdık bir şey tutuyordu. Yanılmamıştı. Oydu. Onun kedisi.
“Bir hafta önce bana geldi,” dedi kız. “Ben besledim. Ama bugün—sizi takip etmeye başladı. Ben de peşinden geldim. Sizi arıyor herhalde.”
Mehmet nefes almadan durdu. Sonra yavaşça ellerini uzattı. Kedi kaçmadı. Sadece çenesine sokulup mırıldandı. Mehmet sokak ortasında ağlamamak için gözlerini kapattı.
“Sağ ol,” diye iç çekti. “Adın ne?”
“Deniz,” dedi kız. “Peki onun adı ne?”
O an fark etti—kedinin bir adı yoktu. Hiçbir zaman özel bir isim takmamıştı. O sadece vardı. Yanındaydı.
Kıza, sonra tekrar kedisine baktı. Gülümsedi:
“Neşe.”
“Güzel isim,” dedi Deniz. “Yakışmış.”
Artık Deniz’i sık sık bahçede görüyordu. Bazen bankta oturup okulu, filmleri konuşuyorlar, Neşe’nin bir gün tabaktan sosisi nasıl kaptığı gibi hikâyeler anlatıyorlardı. Bazen sadece el sallıyorNeşe şimdi her sabah pencerenin önünde güneşi selamlıyor, Mehmet ise hayatın küçük detaylarında mutluluğu bulduğunu hatırlıyordu.




