Pencerenin dışında sessizlik
Yıllar sonra ilk kez sesi bu sessizliği yardı. Hafif, neredeyse tanınmaz bir ses, uzak bir geçmişin yankısı gibiydi:
— Günaydın.
Kelimeler titriyordu, kırılgan huzuru bozmaktan korkuyor gibiydi. Başka bir hayata aitti bu sözler—sabahları çocuk kahkahalarının yankılandığı, tencere kapağının şangırdadığı, küçük ellerin onu pencereye çekip eski bir kavanozda güneşe uzanan bezelyeleri gösterdiği günlere.
Ayşegül, loş ışıkta gözlerini açtı. Üstündeki tavan, deniz kenarındaki kasabanın soluk gökyüzü gibi gridi. Oda sıcaktı ama rüzgârın getirdiği soğuk, perdenin ucunu nazikçe hareketlendiriyordu—yine pencereyi açık unutmuştu. Ya da bilerek bırakmıştı, sanki sokaktan tanıdık bir ses, ayak sesleri ya da kapının çarpma sesi gelecekmiş gibi bekliyordu. Tavandaki çatlaklara bakarak, bu boşluktan nasıl çıkacağının cevabını arıyordu. Karnındaki açlık ona bir kez daha hatırlattı. Kalktı, dinledi: Ev yalnızlıkla nefes alıyordu, inatla ve sessizce, sanki o gelmeden önce buraya yerleşmişti.
Mutfak, zamanın donduğu bir yerdi. Kahve lekeli bir bardak, dünün sessiz tanığı gibi pencere kenarında duruyordu. Kesme tahtasında yarısı kesilmiş, kararmış bir armut vardı—Ayşegül ne zaman kestiğini hatırlamıyordu ama o an içinde bir şeyin koptuğunu hissettiğini biliyordu. Buzdolabında bir fotoğraf: altı yaşlarında, rengârenk bir korsan kostümü giymiş bir çocuk, gülümsüyordu. Öyle canlıydı ki, sanki konuşacakmış gibi, gözleri güneşin vurduğu deniz gibi parlıyordu.
İki yıldır o fotoğrafa dokunmamıştı. Parmakları uzandı, sonra durdu, sanki o gülümsemeyi silmekten korkuyordu. Fotoğraf, mahallenin eczanesinden bir mıknatısla tutturulmuştu—acı bir ironi. O günlerde göz kontrolüne gidiyorlardı, okuyabildiğini ama harflerin “zıpladığını” söylüyordu. Sonu hastane değildi. Teşhis değildi. Sonu, haritada olmayan, navigasyonla bulunamayacak bir yola çıkmıştı.
Kapının yanında onun spor ayakkabıları duruyordu. Küçük, yıpranmış bağcıklı. Üzerlerine ince bir zaman tabakası gibi toz çökmüştü. Başkasına göre atılacak bir eşya gibi görünebilirdi, ama ona göre bir hazineydi. Onlardan nefesini tutarak geçiyordu, sanki bir bakış o sabahın kırılgan dengesini bozabilirmiş gibi. Kaldırmak istiyor, ama yapamıyordu. Sadece bir çift ayakkabıydı—birkaç santim kumaş ve kauçuk. Ama içinde bir evren saklıydı. Sanki biri geri dönüp, “Anne, ayakkabılarım nerede?” diye soracakmış gibi. Ve ona hazır olmalıydı—oğlu için değil, kendisi için.
Çay demledi. Şekersiz, balsız—sadece sıcak su ve siyah çay. Su, düşüncelerini emmiş gibi acıydı. Dışarıda kasaba kendi hayatını yaşıyordu—sanki fırtına sonrası deniz gibi, derinlerde kaos ama yüzeyde sakinlik. Oysa onun içinde her şey durmuştu, fişi çekilmiş bir cihaz gibi, sadece ara sıra gelen anılar zayıf bir ışık veriyordu.
Eskiden yerel okulda edebiyat öğretmeniydi. Dostoyevski’yi severdi—trajedi yüzünden değil, gerçekçiliği yüzünden. Karanlık köşelerde bile hayatı bulabilmesi yüzünden. Söylenemeyenlerin, suskunluklarda gizlenmesini bilmesi yüzünden. Kaybından sonra işi bıraktı. Önce izin aldı, sonra dönmedi. Başta yapamadı. Sonra anlamını kaybetti.
Geçen yaz bir arkadaşı onu bir destek grubuna çağırdı. Ayşegül üç kez gitti. Beyaz duvarlı soğuk bir salonu, otomatik makineden gelen ucuz kahve kokusunu hatırlıyordu—başkalarının parfümünü, hatta kendi düşüncelerini bile bastıran bir koku. Mavi kazaklı, kızını kaybetmiş bir kadını hatırlıyordu—zoraki bir gülümsemeyle konuşuyordu, sanki acısından özür diliyormuş gibi. Ve sırt çantasının askerini çekiştiren, sessiz bir genci… Kimse bağırmıyordu ama hava, ateşin üzerindeki ince bir zar gibi titriyordu. Ayşegül oradan ayrıldı—onun acısı “doğru” değildi. Sanki diğer kederlerin arasında bir yeri hak etmiyordu. Sanki kaybettiği şeyi sadece o görmüştü.
Mektuplar yazdı. Kaydetmedi, bilgisayarda “Taslaklar” adlı bir klasörde sakladı. Ona yazdı: “İkinci sınıfa başlamış olacaktın… Muhtemelen yulaf ezmesinden nefret ederdin. Sabahları tartışırdık. Eğer bağlamayı öğrenemezsen, ben bağlardım. Sen benim korsanımdın. Çimenlerdeki kahkahamdın. ‘Anne, bak, gemi!’ diyen bendin. Benim…” Bazen cümleyi yarıda kesiyordu. Nokta. Ve sessizlik. Devamı yoktu, düzeltme yoktu. Sadece ekranın ardındaki nefesi ve sırtındaki boşluk.
Bugün sesi farklıydı. Umutsuz değildi, hüznün ağırlığı da yoktu—yorulmuş ama kararlı bir tonla konuştu. Sanki içinde bir şey kırılmış, çatlaktan ışık sızıyordu.
Birden dışarı çıkmak istedi. Sahilde yürüyecekti. Bir amacı yoktu. Sadece nefes almak bedeni, senelerin acısıyla uyuşmuş bedeni, hareket etmeyi hatırladı. Paltonu giydi, ayakkabılarını çekti, kapıda duraksadı. Yer tahtaları gıcırdadı, saatler evin nabzı gibi tıkırdadı. Sonra buzdolabına gitti. Fotoğrafı aldı. Mıknatısı çıkardFotoğrafı cebine koydu ve kapıyı açtı, güneşin sıcaklığı yüzüne vurduğunda, içindeki boşluğun yerini yavaş yavaş bir umut almaya başladı.




