Hayatın Günlükleri

Leyla Hanım, kocasından iki kez kaçmaya çalıştı. İki sefer de geri döndü. Oğlu için.

İlk kez, Mehmet, küçük Ali doğduktan sonra içmeye başlayınca annesinin evine sığındı. Sarhoşluğunun verdiği öfkeli nöbetlere daha fazla dayanamadı. Gece yarısı, bebeğini kucağına alıp evden çıktı. Mehmet onu avluda yakaladı:

“Nereye gidiyorsun?”

“Sendan uzaklara!”

Annesi, köyün ebesi, sadece iç çekti:

“Leylacığım, bir kamyon şoförüyle evlenirken ne bekliyordun ki? Onların ‘eğlenceleri’ böyledir, değişmez.”

Cevap veremedi. Kendi seçimiydi. Tanışmaları da tuhaf bir tesadüftü. Leyla kütüphanede staj yapıyordu, Mehmet ise kitap değiştirmeye gelmişti.

“Hafif bir şeyler mi istersiniz?” diye sordu, onun nasırlı ellerine bakarak.

“Aşkla ilgili bir şey olsun,” dedi, gözleriyle ruhuna dokunurcasına.

Ona “Kürk Mantolu Madonna”yı verdi. Birkaç gün sonra yeniden geldi, bu kez kitap için değil.

“Bitiremedim… Belki sinemaya gideriz?”

Kabul etti.

Bahar başlangıcıydı, kafasında pembe hayaller, kalbinde gençliğin coşkusu. Aşık oldu. O zamanlar birlikte olmak isteyenler doğruca nikah masasına giderdi. Öyle de oldu.

Nikah sadeydi, neredeyse kimsesiz. Bir ay sonra, ilk kez tokatladı onu—komşuyla fazla konuştuğu için. Sonra, elbette, papatyalarla geldi ve dedi ki:

“Biliyorsun, kıskancım ben.”

“Bu bir özür mü?”

“Hayır. Bir uyarı.”

Gözlerini indirdi, çiçekleri vazoya koydu. Yanaklarındaki morluğu pudrayla kapattı. Affetti.

Ama bebek doğup Mehmet içkiye daha çok başlayınca, gitti. Dayanamadı. Sonra altı ay boyunca yalvardı, bırakacağına dair yemin etti. Neredeyse iki yıl tuttu sözünü. Ancak her stresini içkiyle bastırıyordu, başka türlüsünü bilmiyordu.

Bir gün, özellikle şiddetli bir kavganın ardından—Mehmet vazoyu kırmıştı, ona değil, yanına—Leyla mutfakta oturdu ve ablasına mektup yazmaya başladı:

“Türkan, artık dayanamıyorum. Gidiyorum. Kendimi kurtarmalıyım.”

Çocuk odasına baktı. Ali, babasının hediye ettiği oyuncak kamyonuyla uyuyordu. Babasına hayrandı. Bu, karşılıklıydı.

Leyla mektubu yırttı. Düşündü: Gidersem, o mahvolur. Oğlum da babasının çöküşünü izlemek zorunda kalır. Beni sevmemesi, ondan utanmasından iyidir.

Mehmet bunu hissetmiş olacak. Daha az içmeye başladı. İkinci oğlu, Barış, doğdu. Yıllarca sessiz, neredeyse mutlu yaşadılar. Ama içme nöbetleri geri döndü. Son bir krizin ardından evin kapısını çaldığında, Leyla dedi ki:

“Seni artık sevmiyorum. Sevemem. Asla.”

“Aklını mı kaçırdın sen?”

“Hayır. Ama birlikte yaşayacağız. Çocuklar için.”

Her akşam çocukların uyuyup uyumadığını kontrol ediyor, komodinin üzerine ağır bir ansiklopedi koyuyor—ne olur ne olmaz diye—ve kendi kendine fısıldıyordu: “Bir gün daha. Bu gün benim için değil, onlar için.”

Değişim yavaştı. Ama yıllar geçti, çocuklar büyüdü. Mehmet sessizleşti, neredeyse hiç içmiyordu. Ülke zor günlerden geçiyordu, dükkanlar boştu. İzmir’e taşındılar, Barış henüz okula başlamıştı.

Çalıştığı nakliye şirketi kapandı. Çaresiz kalan Mehmet eve bir şişeyle geldi ve masaya koydu.

“Hayır,” dedi Leyla kararlılıkla. “Ya o, ya çocuklar.”

“Karışma.”

“Artık susmayacağım,” diyerek şişeyi aldı ve lavaboya döktü.

Elini kaldırdı, ama vurmadı. Biliyordu: vurursa, her şeyini kaybederdi. Leyla geri adım atmazdı.

1995’te arsa verdiler, ev yapmak için. Parası yoktu, ebeveynlerinden borç aldılar.

“Evini kendimiz yapacağız,” dedi o hiç beklemediği bir anda.

İnanmadı. Ama her hafta sonu arsaya gittiler: o beton karıyor, o tuğla taşıyordu. Bir gün ayağı takıldı, dizini yaraladı. Mehmet yanına koştu:

“Aptal kadın, niye zorluyorsun kendini?”

Ama sesinde korku vardı. Gerçek, canlı bir korku.

Ev yapmayı başardılar. Birden değil, ama oldu. Çatı kapatıldığında, şampanya getirdi. Kirişlerin üzerinde oturdular, plastik bardaklarla içtiler.

“Güzel oldu, değil mi?”

“İnanamıyorum,” dedi.

Ayık kalmayı başardı. Ama aşk geri gelmedi.

“Anne, neden hala onunla yaşıyorsun?” diye sordu bir gün büyümüş olan Ali. “Yabancı gibisiniz.”

“Söz verdim—hastalıkta ve sağlıkta. Ayrıca size bir baba lazımdı. Böyle bile olsa. Çocukların olunca anlarsın.”

Şimdi ikisi de yetmişlerinde.

Mehmet torunlarla oynuyor; Leyla düşünüyor: O gün gitseydim, o yaşayamazdı. Ve bu çocuklar hiç var olmazdı. Demek ki boşuna değildi her şey.

Kendi elleriyle yaptıkları evde yaşıyorlar. Herkesin ayrı odası, ayrı izledikleri var. O klasik müzik dinliyor, o “Arka Sokaklar”ı seyrediyor. Haberleri birlikte izliyorlar. Bir ortaklıktı bu.

Çocuklar her gün arıyor. Duvarlardaki çerçeveler torunların kahkahalarıyla dolu. Geçenlerde beş yaşındaki Elif misafir geldi. Leyla’nın kucağına tırmandı ve sordu:

“Sevgi ne demek?”

Bahçede dede dElif’in sorusuna cevap vermeden önce Leyla, uzaktan Mehmet’in torunlara anlattığı bir kahkaha duydu ve bu sesin içinde yılların sabrının anlamını buldu.

Rate article
Lifequest
Hayatın Günlükleri