Bugün sabah Kartal’daki evimin penceresinden okula koşuşturan çocukları izledim. Kimi gri montlar içinde, kimi incecik kot pantolonlarla, ayak bilekleri açıkta, sanki dışarıdaki yirmi derece soğuğu hissetmiyorlar. Rüzgar camlardan içeri sızıyordu ama çocuklar dimdik duruyorlardı. Kahvemden bir yudum aldım – acıydı. Çok geç fark ettim, mutfağa dönmek istemedim. Ellerim hafifçe titriyordu. Yaş mı, tansiyon mu, yoksa yalnızlık mı?
Telefonumda kayıp bir arama – oğlum. Arayacağımı biliyordum. Şimdi değilse akşam o arayacak ve “Yine mi meşguldün?” diye soracaktı. Aslında meşgul değildim. Sadece ne konuşacağımı bilmiyordum. Otuz bir yaşında bir adam artık oğlum. Aramızdaki konuşmalar diplomatik bir kriz gibi – mesafeli, resmi, ölçülü. Söylenmeyenler, hep birikir. Zaman zaman prova bile yapıyorum ama hep o bildik soruya dönüyor: “İşler nasıl?”
Eski paltomu giydim, örgü eldivenlerimi aldım – sıcacık, biraz komik görünseler de. Dışarı adım attığımda soğuk kamçı gibi yüzüme çarptı. Hava yanık kömür ve sokak yemeği satan küçük bir dükkandan yükselen taze ekmek kokuyordu. Buzlanmış kaldırımlar görünmez bir cam gibi kaygandı. Köşede bir kadın açık bir minibüsten poğaça satıyordu – buhardan göz gözü görmüyordu. Bir zamanlar Elif için alırdım bunları. Kiraz dolgulu, sıcacık… Kirazın ekşi suyu ağzına değdiğinde buruşur, sonra kahkahalarla gülerdi. Sonra gülmeyi bıraktı. Beklemeyi de. Belki de benimle olmayı da…
Şimdi Bursa’da yaşıyor. Yeni bir eşi, yeni bir hayatı var. Sadece bayramlarda arar. Sesinde ne bir tonlama, ne bir sıcaklık… Sanki hâlâ orada mıyım diye kontrol ediyormuş gibi. Ya da belki artık orada olmadığımı umuyor.
Parka doğru yürüdüm. Yirmi yıldır buradaydım. Mahalle değişmişti – binalar yükselmiş, komşular yabancı. Sadece anılar aynı yerde duruyor. İşte 98’de Elif’in elini tuttuğum bank. İşte babamın ölüm haberi geldiğinde çöktüğüm kaldırım. Her şey burada, ama insanlar yok.
Fıskiyenin yanındaki bankta genç bir kız oturuyordu. Sigara içiyordu. Saçları dağınık, gözleri tedirgin. Sanki birini bekliyordu ama geleceğinden emin değildi. Yanında bir çanta ve battaniye vardı. Geçip gidecektim ki göz göze geldik. O bakışta öyle bir yalnızlık vardı ki istemsizce durdum.
“Affedersiniz,” dedi sessizce. “Buralı mısınız?”
“Öyle sayılır,” diye yanıtladım. “Ya siz?”
“Birini bekliyorum. Geleceğini söylemişti. Ama sanırım gelmeyecek.”
Sesi sakin ama titrekti.
“Yanınıza oturabilir miyim? Beş dakika… Hissettiklerimi bilirsiniz işte.”
“Garip değil,” dedim, yanına oturarak. “Bazen yanında biri olsun yeter. Kim olduğu önemli değil.”
Susmuştuk.
Sigarasını söndürdü, ellerini dizlerinin arasına sıkıştırdı.
“Bir yıl önce ayrıldık. ‘Belki bir gün konuşuruz’ demişti. Dün mesaj attı, burada buluşalım, dedi. Saat on dedi. Şimdi on bir oldu.”
“İnsanlar söz verdiklerinde nadiren gelirler. Özellikle de her şeyin bittiğine inanıyorlarsa. Bazen buluşmak, sessiz bir vedadır.”
“Peki siz…” diye sordu, “hiç beklediniz mi böyle?”
Hemen cevap vermedim. Buz tutmuş ağaçlara, sessiz parka baktım.
“Ömrümce,” dedim. “Önce babamı. Sonra bir kadını. Sonra kendimi. Kimi beklediğini bile bilmeden. Belki çıkıp ‘Biliyorum ne çektiğini’ diyecek biri gelir diye. Ama gelen hep sessizlik oluyor. Ya da hiç ummadığın biri.”
Neyi kastettiğimi sormadı. Ben de açmadım.
Öylece oturduk. Beş dakika. On dakika.
Sonra kalktı:
“Teşekkür ederim.”
“Ne için?”
“Burada olduğunuz için. Sadece… burada olduğunuz için.”
Gitti. Ben kaldım. Boş banka baktım. Sonra telefonumu çıkardım.
“Oğlum”
Aradım.
Hemen açtı:
“Baba, aradın mı?”
“Evet. Şey… Cumartesi parka gidelim mi? Oturur, konuşuruz.”
Sessizlik.
“Tabii,” dedi. “Ben de çoktan beri istiyordum.”
Kapattım. Yavaşça ayağa kalktım. Karda giderek silikleşen ayak izlerini izledim. Derin bir nefes aldım.
Ve yürümeye başladım.
Dikkatlice.
En önemli şeyi kaçırmamak için.




