Süresi Doldu

Dün şafak vakti, Ural Dağları’nın eteklerindeki küçük bir kasabada Gülizar’ı soğuk bir sessizlik karşıladı. Nemli duvarların kokusunu taşıyan mutfakta sadece yer tahtalarının gıcırtısı duyuluyordu. Bulanık camdan süzülen sabah ışığı, yerinde uzun ve titrek bir gölge bırakıyordu—sanki Gülizar bile fazla yer kaplamaktan çekiniyordu. Eski su ısıtıcısını açtı, tıpkı uykudan uyanmış bir hayvan gibi hışırdadı, ardından dolapta bir kutu süt kremasını el yordamıyla buldu. Parmakları soğuk metalde durakladı. Son kullanma tarihi iki yıl önce dolmuştu. Nedense bu, ona garip bir rahatlama hissi verdi.

Dört yıl önce Emre, eve bir koli dolusu süt kreması getirmişti. “İleride lazım olur,” diye gülmüştü, yerde oturup kutu kutu yedikleri sırada, demli çayla birlikte. O zamanlar hangisinin daha tatlı olduğunu tartışırlardı—süt kreması mı, yoksa Gülizar’ı kahkahalara boğan onun saçma şakaları mı? Emre her zaman yanağına bir damla bulaştırır, o da öfkelendiğini yapıp silerdi. Sonra her şey değişti. Gülüşler sustu. Koli, kilerin köşesinde bir anı gibi kaldı—söküp atamadığı geçmişlerinin sessiz tanığı.

Gülizar kapağı açtı. Titreyen parmaklarıyla, sanki uzun zamandır uyuyan bir şeyi uyandırmaktan korkuyormuş gibi. Burnuna keskin, paslı bir koku vurdu. Bu koku Emre’yi hatırlatmadı. Kendini hatırlattı—bir zamanlar sevginin, tıpkı bu kutu gibi, mühürlenip sonsuza dek saklanabileceğine inanan kendini. Ama süt kremasının bile bir ömrü varmış. Sessizce. Habersizce.

Emre’den geriye kalan her şeyin bir son kullanma tarihi vardı. Önce onun sıcaklığını hissetmek için giydiği, sonra sadece rahat olduğu için giymeye devam ettiği kazağı. Hiç gidemedikleri yerel tiyatronun bileti, yarım bıraktığı kitabın arasında unutulmuştu. Pazardan aldıkları çaydanlık altlığı, rafın üstünde bir umut gibi tozlanıyordu. Ve bu süt kreması… İlk zamanlar Gülizar atmaya kıyamamıştı, sanki kutuları atarsa aralarındaki son bağ da kopacakmış gibi. Sonra sadece varlıklarına alıştı. Evdeki boşluğa alıştığı gibi.

Kavga etmemişlerdi. Bağırmamışlardı. Tabaklar kırılmamıştı. Emre bir anda sönmüştü sanki. Önce gözlerine bakmayı bıraktı. Sonra “biz” yerine “ben” demeye başladı. Geç saatlere kadar dışarıda kaldı, üstüne yabancı bir duman ve yorgunluk kokusuyla döndü. Her şey sessizce, dram olmadan oldu. Sonra “Biraz zamana ihtiyacım var,” dedi ve gitti. Önce “arkadaşlarının” yanına. Sonra sonsuza dek. Büyük sözler olmadan. Nokta koymadan. Çatlak bir bardaktan sızan su gibi…

Gülizar öfkelenmedi. Gerçekten. Sadece nasıl devam edeceğini bilemedi. İlk aylarda alışkanlıkla iki kişilik çay demledi, hava durumuna baktı, göndermediği mesajlar yazdı. Sonra onun izlerini silmeye başladı. Yatak örtüsünden. Perdelerden. Odanın havasından. Yalnız yaşamayı öğrendi. Yavaş yavaş. Gece kabuslarıyla. Göğsüne aniden saplanan, geçmişin unutulmuş bir yankısı gibi gelen ağrılarla.

İş onu kurtardı ama ısıtmadı. Ofisteki iş arkadaşları dekor gibiydi—nazik ancak boş, kâğıt mendiller kadar yüzeysel. Ailesi yüzlerce kilometre uzaktaydı. Arkadaşları kendi dertlerine gömülmüştü—çocuklar, kocalar, sağlıklı beslenme paylaşımları. Gülizar ise donup kalmıştı. Bir film karesi gibi, ne yapacağını bilmeyen, ileri mi atılacağını yoksa bir mucize mi bekleyeceğini kestiremeyen bir karakter.

Bir gün, tıklım tıklım bir otobüste yaşlı bir kadın gördü. Yetmişini geçmişti, ellerinde yıpranmış bir çanta, gözlerinde ise hayatın rengini çoktan kaybetmiş bir boşluk vardı. Gülizar ona baktı ve kendini gördü. Yaşlı hâlini değil. Boş hâlini. Korktuğu kırışıklıklar değildi, içindeki o sessizlikti—artık yeni bir şey beklemediği o dipsiz sessizlik. Soğuk bir rüzgâr gibi boğazını sıktı.

Aynı akşam dans kursuna yazıldı. Sonra seramik atölyesine. Sonra tek başına sinemaya gitti. Birini bulmak için değil. Kendini bulmak için—Emre’den, beklentilerden, sevginin tek ufuk olduğu o günlerden önceki kendini.

Mucize beklemiyordu. Sadece kendine dönüyordu. Adım adım. Kendi seçtiği yeni bir battaniye. Banyoya koyduğu, bergamot kokulu yeni bir sabun—acımtırak, her şeyin geçici olduğunu hatırlatan. Şekersiz ama özgürlük tadında bir çay. Artık kendine ait akşamları vardı. Kendi düşünceleri. Kendi sessizlikleri. Ve yıllar sonra ilk kez, yalnızlığın bir kafes değil, kendine yer açabileceği geniş bir alan olabileceğini hissetti.

Emre’yle üç yıl sonra karşılaştı. Köşedeki eczanede. Sırada bekliyordu, elinde bir kutu parasetamol. Saçları ağarmış, sırtı kamburlaşmış, ceketi—eski, yıpranmış, tıpkı bakışları gibi. Son yıllarda bir şeyleri yakalamaya çalışıyormuş gibiydi, ama çoktan kayıp gitmişti.

Onu fark ettiğinde dondu:

“Merhaba,” dedi, sesi bir çocuk gibi titriyordu.

“Merhaba,” diye cevapladı Gülizar. Sakince. İçi bir an için iğne batmış gibi olsa da.

Sessizlik. Bir uçurum gibi. İçinden yıllar geçtiO gün süt kremasını çöpe atarken, artık kendisi için yepyeni bir tarihin başladığını hissetti.

Rate article
Lifequest
Süresi Doldu