Bugün de, tıpkı dün gibi, posta kutusunu kontrol ettim. Sabahın ilk ışıkları pencereme düşerken ve akşam gölgeler evin içinde uzarken… Boş yine. Dokuz aydır Yusuf’tan tek bir haber yok. Önce günleri saydım, mutfaktaki eski takvime çentik attım. Sonra haftaları. Sonra bıraktım, çünkü her sessiz gün, Aralık ayının dondurucu rüzgârı gibi kalbimi parçalıyordu.
Yusuf dört yıl önce Kanada’ya gitmişti. Sözleşmeli iş. “Kısa süreli” demişti. Para kazanıp, düzen kuracak, sonra geri gelecekti. Hafif bir bavul, umut dolu gözler ve geniş bir gülümsemeyle uğurlamıştım onu. İlk aylar sık sık mesaj atıyor, akşamları arıyordu. Sonra seyrekleşti. Derken… sessizlik. Sanki okyanusun ötesinde biri, onun geçmişini silmiş, anılarımızdan çıkarıp atmıştı.
Kendimi bahanelerle avutuyordum. “Meşgul” diyordum. “Dil öğreniyor, yeni bir hayat kuruyor.” Bunları, ocak başında çorba karıştırırken tekrarlıyordum; bağırmamak için, yüreğimde büyüyen o korkuyu bastırmak için. Küçükken koşarak eve geldiğini hatırlıyorum, üstü başı çamur içinde: “Anne bak ne buldum!” diye seslenirdi. Şimdi evi kaplayan sessizlik, kışın üstümüze yağan kar gibi ağırdı.
Bahaneler tükendi. Geriye bir uçurum kaldı. Soğuk, dipsiz, her geçen gün büyüyen… Sanki geçmişle şimdi arasına çekilmiş bir buz duvarı.
Kasabamızda onun gibi analar az değil. Çocukları uzaklara giden, boş posta kutuları ve yarım kalmış cümlelerle yaşayan kadınlar. Gözlerindeki o hüzünlü ışığı görünce tanıyorsunuz birbirinizi. Komşum Gülten, “Sağ olsun yeter, Ayşe” diye fısıldıyor. Ben başımla onaylıyorum ama içimde bir suçluluk büyüyor. Sadece “sağ” bilmek yetmiyor. Onun sesini duymak istiyorum, “Anne nasılsın?” demesini… Para ya da hediye için değil, kalbim yeniden düzgün atsın diye.
Sessiz bir hayatım var. Evin arkasında küçük bir bostan, kedim Tekir, eski televizyonumda dönen bitmek bilmez diziler. Cuma günleri temizlik, cumartesi pazar… Oradaki satıcılar artık beni tanıdı. Sebzeci kadın her hafta aynı şakayı yapar: “Yine filesiz mi geldin Ayşe Teyze?” Örgü örüyorum. Önce Yusuf için eldiven, geniş avuçlarını hatırlayarak. Sonra öylesine, çekmecelere dolduruyorum; belki bir gün biri gelir de bu sıcaklığı alır diye.
Kasımın soğuk bir günüydü. Kapı çalındı. Komşu, un ya da kibrit istemeye gelmiş sanıyordum. Açtım… Dünya durdu sanki. Kapıda, yıpranmış montu ve küçük sırt çantasıyla on bir yaşlarında bir çocuk duruyordu. Gri, dikkatli gözleri vardı; hayatın ne sürprizler sakladığını şimdiden bilir gibiydi.
“Sen Ayşe Teyze misin?” diye sordu, sesi titrekti, üşümüş mü yoksa heyecandan mı belli değildi.
“Evet…” içimde tuhaf bir his kıpırdandı.
“Ben Emir. Annem dedi ki, senin yanında kalabilirmişim. ‘Babaannemin evi güvenlidir’ dedi.”
Dünya altüst oldu. Ne olduğunu anlamam birkaç saniye aldı. Soğuktan kızarmış yanaklarını, ceketinin ucunu çekiştirişini fark ettim. Sonra gözleri… Yusuf’un çocukken ki gözleri. Aynı kararlı bakış.
“Aç mısın?” diye sordum, dengemi kaybetmemek için kelimelere tutunarak.
“Çay olur mu? Bal varsa…” Hafifçe gülümsedi.
İçeri girdi. Çantasını kapının yanına bırakıp masaya oturdu. Sanki bu evi bin kere görmüş gibi rahattı. Ayakkabılarını çıkardı, atkısını katladı. Süveterinin eskimişliğini, ayakkabı bağının gevşekliğini fark ettim.
Telefonum titredi. Yusuf. Bir yıl sonra ilk kez.
“Anne, özür dilerim. İşler… karıştı. Sonra ararım, tamam mı?”
Cevap vermeme fırsat bırakmadan kapattı. Öylece durdum. Emir, Tekir’i okşuyordu, yavaşça, ürkütmemek için.
“Onu ben besleyebilir miyim?” diye sordu. “Ben bilirim. Bizim evde de kedi vardı.”
“Onun adı Tekir,” dedim, hâlâ rüyada olmadığıma inanamadan.
“O zaman ona kitap okuyabilir miyim? Annem derdi ki, kitap okursan rüyaların güzel olur.”
İlk zamanlar bir gölge gibiydi. Yemeklerini sessizce yer, kendi tabağını toplar, gece lambası yanarken uyurdu; sanki karanlık onu alıp götürecekmiş gibi. Defterine yazar, resim çizer, her şey için izin isterdi: Ekmek almak, ışığı açmak, sokağa çıkmak… Fazlalık olmaktan korkar gibi. Sonra gülümsemeye başladı. Çorbasını ister oldu. Dışarıdan taşlar, kozalaklar getirip komşunun köpeğini anlatırdı. Bir gün kanadı kırık bir serçe getirdi, atkısına sarılı, ekmek kırıntılarıyla besledi.
Alışmamaya çalışıyordum. Her gece, “Yakında gidecek” diye kendimi ikna ediyordum. Ama her sabah onun ayak seslerini, sorularını bekliyordum. Sonra dayanamadım. O, sabahım, akşamım oldu. Evi aydınlatan sıcak bir ışık gibi.
Emir dört ay kaldı. Yusuf üç kez aradı. Kısa, soğuk konuşmalar. İşlerinden, sıkıntılarından bahsetti. “Çok karışık” dedi. Oğlundan tek kelime etmedi. Benden de… Sadece, “Anne, şimdi sorma” diyerek kapattı.
Sormadım. Sorular içimi yakıyordu ama sustum. Emir için. Onun sesiyle canlanan bu evEmir gittikten sonra, posta kutusundaki mektupları her kontrol edişimde hâlâ bir umut ışığı hissediyorum, çünkü artık biliyorum ki kaybolanlar değil, sadece yolları biraz uzayanlar var.




