Hiç Olmayan Bir Aşk

**Aşk ki Yokmuş**

Otobüs, İzmir’in kalbindeki kavşakta durmuştu ki Ömer onun dudaklarını gördü. Kız, kolundan bir papatya tüyünü üfleyip attı. Dudaklarının o hafif kıpırtısı, karanlık bir odada aniden vuran güneş ışığı gibi çarptı ona:

“Sen benim karım olacaksın,” diye pat diye söyledi tanımadığı bu kıza, onun ela gözlerinde neden bir anda bütün hayatının yansıdığını anlamadan.

Yavaşça döndü, bakışları korkmuş değil, soğuktu; sanki bir insanı değil de çatlamış bir tuvali inceliyordu:

“Kafayı yemişsin sen.”

“En iyi koca olacağım. Kabul et.”

Biraz eğri dişlerini göstererek güldü:

“Neden? Seni tanımıyorum ki.”

“O zaman tanışalım. Bir daha buluşalım,” diyerek tiyatral bir şekilde eğildi, itiraz etmesine fırsat vermeden. “Ömer, büyük planları olan bir mühendis. Tanıştığıma memnun oldum.”

“Elif,” dedi rüyadaymış gibi. “Ressam. Belki ünlü olurum, belki de olmam.”

“Muhteşem bir ikili: teknik adam ve hayalperest,” diye gülümsedi. “Birbirimizi tamamlarız.”

“Hayır, teşekkürler,” diye kesip attı. “Ben zaten tamamım.”

“İşte bu yüzden sana aşık oldum,” dedi Ömer, kalbinin daha hızlı attığını hissederek. “Yarın akşam saat sekizde parktaki havuz başında ol. Sana unutamayacağın bir akşam vaat ediyorum.”

Elif ondan hoşlanmamıştı. Gitmeye niyeti yoktu. Ama ertesi sabah, arkadaşına hava atarken, bir yabancının ona nasıl evlenme teklif ettiğini ve sonsuz aşk vadettiğini anlattı.

“Sen de reddettin mi?” diye şaşırdı arkadaşı. “Ne yapıyorsun sen? Birisi sana ilk bakışta aşık olmuş, bundan faydalanmalısın. Belki de zengindir! Parasıyla gezersin.”

“Beni bugün bekliyor,” diye omuz silkti Elif. “İstersen birlikte gidelim? Ne kadar cömert olduğunu test ederiz. Tek başıma dayanamam, çok sıkıcı.”

“Tabii ki, hadi gidelim!”

Bir akşamla kalmadı tabii. Ömer, iki güzel sanatlar öğrencisinin peşine gölge gibi yapıştı. Para ve zaman konusunda hiç cimrilik etmedi. Genç kızların ne istediğini biliyordu: sinema biletleri, şık kafeler, pahalı boyalar, kaliteli fırçalar. On yıllık tecrübesi olan bir mühendis olarak, yeni teknolojilerle ilgili bir firmada çalışıyordu ve bunları karşılayabiliyordu.

Elif, umursamazlığını gizlemiyordu. Açıkça, gerçek aşkını bulana kadar onunla sıkıntıdan görüştüğünü söylüyordu. Yani, ona bir iyilik yapıyordu.

Ömer ona şımarık bir çocukmuş gibi bakıyor ve her buluşmadan sonra tekrarlıyordu:

“Sen benim karım olacaksın.”

O da gülüp geçiyordu. Başkalarına bakan birini kim eş olarak isterdi ki? Ama Ömer pes etmiyordu. Ona kur yapmıyordu, adeta kuşatıyordu.

Derslerden sonra karşılıyor, sergilere götürüyor, takılar alıyor, alışkanlıklarını ezberliyordu. Peşindeki erkekleri tespit edip “hallediyordu” (birini “kazaen” bir arka sokakta dövmüşlerdi). Annesini arayıp, “Kızınız bu çocuklardan daha iyisine layık,” diyordu.

Elif sinirleniyor, bağırıp çağırıyor, onun malı olmadığını ve 21. yüzyılda yaşadıklarını söylüyordu. İnat olsun diye yaşıtlarıyla çıkıyordu. Sınıfından hoşlandığı biri vardı ama fakirdi. Varlıklı bir ailenin edebiyat öğrencisi olan başka biri ona tepeden bakıyordu. Mahalledeki müzisyen tutkulu bir aşk yaşatıyordu ama bir hafta sonra başkasının peşine düşmüştü.

Her hayal kırıklığından sonra Ömer bir hayalet gibi beliriyordu:

“Sana söylemiştim, onlar sana göre değil.”

Annesi de hızlıca onun tarafına geçmişti. Elif direnip iletişimi kestiğinde, “Boşuna direniyorsun. Evlilik tutku demek değildir. O seni seviyor, böyle bir adamla asla yoksul kalmazsın,” diye iç çekiyordu.

“Bugün caz kulübüne gidiyoruz,” diyordu Ömer, bir başka âşıkla buluşmaya hazırlanan Elif’e bilet uzatarak.

“O seni hak etmiyor,” diyordu bir hafta sonra, o çocuk Elif’in hayatından silindiğinde.

Elif sorup sorgulamıyordu bunları nasıl ayarladığını. Derinde bir yerde, bu saplantısı ona dokunuyordu; sanki eski bir romandaydı ve o, uğruna savaşılacak bir kadındı.

“Benimle evlen,” dedi yüzüncü kez, en sevdiği çiçek olan erguvan dalını uzatarak. “Bana bir arsa verdiler, ev yapacağız, senin de bir atölyen olacak.”

“Seni sevmiyorum,” diye içini çekti. “Yapamam. Özür dilerim.”

“Henüz denemedin ki. Senin seveceğin bir adam olacağım.”

Birden bir yorgunluk hissetti—ondan değil, kendinden. Aradığı kişinin, yirmi altısına geldiğinde, belki de hiç var olmadığını düşünmeye başlamıştı. Bütün “adaylar” kum gibi dağılıyordu. Belki annesi haklıydı, belki de pes etme vakti gelmişti?

“Tamam,” dedi. Yüzü bir tünelin sonundaki ışık gibi sevinçle aydınlandı.

Mükemmel bir kocaydı. Çiçekler alıyor, hiç sitem etmiyor, raflar yapıyor, evi onun çizimlerine göre tamir ediyor, misafirlerin önünde onu kucağına alıp taşıyordu. Ama yatak odası bir görev haline gelmişti (“Gel benimle canım, özledim seni”). Çocukları da olmuyordu.

Elif yaşamıyordu, tahammül ediyordu. Onun, salata doğrarken ensesine yAma bir gün, kedilerinin tüy yumağını oynarken izlerken, hayatının bütün renklerinin aslında Ömer’in sessiz sevgisinde saklı olduğunu fark etti.

Rate article
Lifequest
Hiç Olmayan Bir Aşk