Leyla, küçüklüğünden beri ailesindeki kadınların hep talihsizlikler yaşadığını duyardı. Büyük büyükannesi savaşta kocasını kaybetmiş, babaannesi fabrikada geçirdiği bir kaza yüzünden sağlığını yitirmiş, annesinin babasıysa kızı daha üç yaşındayken aileyi terk etmişti. Leyla sık sık kendi evliliğinin de bir trajediyle sonuçlanacağını düşünürdü. Bunu istemezdi ama aile yadigârı bu lanet sanki hep peşindeydi.
Gelecekteki kocası Murat’la, ikisinin de çalıştığı İzmir’in kenar mahallesindeki küçük bir atölyede tanıştı. Murat makineleri tamir ediyor, Leyla ise parçaları ayıklıyordu. Yemekhanede moladayken sohbet etmeye başladılar. Evlenmeye çabuk karar verdiler. Gösterişsiz bir düğünle hayatlarını birleştirip, Leyla’nın Göztepe’deki iki odalı küçük dairesine yerleştiler. Babaannesi artık yoktu, ev onların ortak yuvası oldu.
Hayat akıp gitti. Önce oğulları Mete doğdu, ardından küçük oğulları Aras. Kısa süre sonra da Leyla’nın annesi vefat etti. Artık ev işleri ve çocukların bakımı tamamen ona kalmıştı. Şikâyet etmiyordu. Murat para kazanıyor, onun göreviyse eve ve çocuklara bakmaktı.
Ama yıllar geçtikçe işler bozuldu. Murat işten geç gelmeye başladı, sık sık “raporlarda kendisine yardım eden” genç bir iş arkadaşından bahsediyordu. Leyla onun uzaklaştığını hissediyordu. Eve sadece üstünü değiştirmeye geliyor, bazen geceleri hiç uğramıyordu. Durumu anlıyordu ama çocuklarla tek başına kalma korkusu onu felç ediyordu.
“Onu bırak, çocuklarını düşün,” dedi bir gün cesaretini toplayıp.
Murat cevap vermedi. Ne açıklama ne de bağırış… Sadece buz gibi bir sessizlik.
Leyla yeter ki ailesi dağılmasın diye elinden geleni yapıyordu: yemekleri hazırlıyor, gömleklerini ütülüyordu.
“Senin tek becerin hizmet etmek,” diye tükürdü bir tartışma sonrasında ona büyük bir aşağılamayla.
Leyla, belki aklı başına gelir diye bekliyordu. Ama bir akşam Murat eşyalarını topladı.
“Bizi bırakma, yalvarırım! Çocukları babasız bırakma!” diye hıçkırdı Leyla.
“Sen sadece basit bir hizmetçisin,” diye kesip attı, ona küçümseyerek bakarak.
Bu sözleri oğulları duymuştu. Mete ve Aras, kanepeye sokularak, babalarının kapıyı çekip gidişini izlediler. Neden böyle olduğunu anlamıyorlardı. Belki yeterince uslu değillerdi? Belki anneleri bir hata yapmıştı?
Çocuklar her şeyi görüyordu: annelerinin gözyaşlarını, kendini toplamaya çalışmasını, onlara olan bitmeyen sevgisini… Ellerinden geldiğince yardım etmeye çalıştılar: bulaşıkları yıkadılar, evi temizlediler. Leyla ise tüm varlığını çocuklarına ve işine adadı. Yeni bir ilişki aklından bile geçmiyordu.
Ama kader farklı yazılmıştı. Bir gün mahalle bakkalından alışveriş yaparken Leyla pirinç paketini düşürdü. Genç bir adam hemen yerden aldı.
“Alışverişlerini taşımama yardımcı olayım mı?” diye gülümseyerek sordu.
Leyla şaşırmıştı ama adam cevap beklemeden poşetleri aldı.
“Laf aramızda, ben karar veririm zaten,” dedi ve eve kadar sohbet ettiler.
Adı Alper’di. Sıcak kanlı, yumuşak sesli, hafif topallayan bir adamdı. Leyla teşekkür edip vedalaştı ama bir daha karşılaşacaklarını beklemiyordu. Fakat Alper her seferinde aynı bakkala geliyor, sanki kasten onunla karşılaşmak istiyordu. Böylece tanıştılar.
Leyla apartman temizliği yaparak harçlık kazanıyordu. Genellikle çocuklar yardım ederdi ama o gün tek başına yapmaya karar verdi.
“Yardım etsem mi?” diye tanıdık bir ses duydu.
Alper yine yanı başındaydı. Temizliği bitirmesine yardım etti, akşam da Leyla onu eve davet etti. Alper, takım elbisesiyle, beyaz krizantemler ve bir kutu tatlıyla geldi.
“İyi akşamlar,” dedi, çocuklara tatlıları uzatarak.
Mete, nedense tatlıları kokladı ve herkes kahkaha attı. Gerginlik dağıldı. Yemekte Leyla kaşığını düşürdü, Alper havada yakaladı.
“Basketbolcu musun?” diye sordu Aras.
“Okuldayken oynardım ama üstünden zaman geçti,” diye gülümsedi Alper.
“Sana bizim sahamızı göstereceğiz!” diye atıldı Mete. “Arkadaşlarla basket oynuyoruz.”
Ertesi gün tekrar buluştular. Alper itiraf etti:
“Fark etmişsindir, yavaş hareket ediyorum, konuşmam biraz ağır. Ciddi bir kaza geçirdim. Eşim benimle kalmak istemedi. Şimdi sen de istemezsin belki.”
Leyla soru sormaktan çekindi, sessiz kaldı.
“Çocuklarım sana yük olmazsa, gel,” dedi sonunda gülümseyerek.
Alper onların hayatının bir parçası oldu. Şefkatliydi, çocuklarla oynuyor, ev işlerine yardım ediyordu. İlk başta çocuklara garip gelse de zamanla ona alıştılar. Alper onlara, gerçek babalarının hiç olmadığı bir figür oldu. Birlikte basket oynuyor, arkadaşlarını çağırıyor, ev kahkahalarla doluyordu.
Yıllar geçti. Mete kız arkadaş edindi, Aras müziğe merak sardı. Bir gün Mete Alper’den tavsiye almak için gitti. O kadar güveniyordu ki. Ama bir akşam kapı çaldı. Leyla açtı, dondu kaldı. EşiğiKapıda duran Murat’ın gözleri, arkasında duran yeni ailesini görünce şaşkınlıkla büyüdü ve o an anladı ki geri dönmek için çok geçti.




