Çocukluk Rekabeti: Bir Umudun Hikayesi

Ahmet, eski ahşap evin sundurmasına çıktı, köyün ılık akşam havasını içine çekti ve çocukluğundan beri aynı gıcırtıyı çıkaran o bildik banka oturdu. Birkaç dakika sonra Mehmet yavaş adımlarla eve doğru yaklaştı. Ahmet’le birlikte büyüdüğü o çocukluk arkadaşıydı, ama yıllar önce bir şeyler ters gitmişti…

“Nasılsın bakalım?” diye sordu Mehmet, erkekçe bir tavırla Ahmet’in omzuna vurarak.

“İşte idare ediyoruz,” diye cevapladı Ahmet. “Şehirde bir daire aldım.”

“Güzelmiş,” diyerek onayladı Mehmet. “Sen hep akıllıydın zaten. Benim gibi değil…”

“Bırak şimdi!” diye gülümsedi Ahmet. “Annem babam anlattı, köyün en güzel evi seninkiymiş. Komşular bile örnek alıyormuş.”

“Sen de fena değilsin ya, dairen var. Ben yaptığım kadar güzel bir şey almışsın.”

Beraber güldüler. Sonra, eski bir alışkanlıkla, Mehmet’in evine doğru yürüdüler. Ekmek, yumurta ve sucuk çıkardılar. Bir şişe rakıyı masaya koydular. Birer kadeh attılar, ikisi de yüzünü buruşturdu – pek içici değillerdi.

Derken Mehmet lafa girdi:

“Duyduk duymadık demeyin… Leyla hakkında… Haberin var mı?”

Ahmet diken üstünde oturdu:

“Ne oldu?”

“Evlenmiş. Bir adamla… Komşu köyden. Şimdi okulda öğretmenmiş.”

“Leyla mı?” diye tekrarladı Ahmet, içinde bir şeyler burkulurken. “Bilmiyordum…”

“Ben de önce inanamadım. Geçer sanıyordum… Ama üç gün traktörün üstünde düşündüm, geçmedi. Anlıyor musun?”

Yeniden doldurdu. İçtiler ve sessizce oturup çay bardaklarına daldılar.

Birden ikisi de başını kaldırdı ve çocukluğundaki gibi yüksek sesle güldüler. Gözlerinden yaş gelene, hıçkırık tutana kadar.

“İşte böyle oldu,” diyerek gözlerini sildi Mehmet. “O kadar yıl onun için… Ve bak nasıl döndü işler.”

“Evet,” diye onayladı Ahmet. “Bir yarışa dönüştü her şey. Kim daha iyi, kim daha çok, kim daha güçlü… O ise bir anda başkasıyla kayboldu gitti.”

“Helal olsun ona,” diye beklenmedik bir şekilde ekledi Mehmet. “Kendi seçimini yapmış. Biz de uğraştık tabii…”

“Evet,” diye düşünceli bir sesle karşılık verdi Ahmet. “Ama boşuna uğraşmadık aslında. Sen köyde en güzel evi yaptın, ben hastanede bölüm başkanıyım. İkimiz de bir şeyler başardık.”

“Aynen öyle!” diye coşkuyla atıldı Mehmet. “Daha yirmi dokuz yaşındayız. Hayat yeni başlıyor!”

“Ama başlatan sensin,” diye hatırlattı Ahmet.

“Belki. Ama sen devam ettin. Akıllı herif.”

“O zaman ben de en az senin kadar aptaldım. İkimiz de öyleydik,” diye sırıttı Ahmet.

“Hatırlıyor musun, okuldan sonra bankta oturur, ikimize de aynı bakışla bakardı? Ne sana ne bana… Kimseye.”

Yine sustular. Hatırlıyorlardı.

Ahmet, Mehmet’le neredeyse aynı gün doğmuştu – aynı hastanede tanışmışlardı. Yan yana büyümüşler, bahçe duvarıyla ayrılan evlerde yaşamışlardı. Beraber oynamış, aynı okula gitmiş, aynı sırada oturmuşlardı. Dokuzuncu sınıfa kadar ayrılmaz bir ikiliydiler.

Sonra sınıfa Leyla geldi.

Bir yazda büyümüş gibiydi. Bisikletli tombul kız, uzun kumral saçlı zarif bir genç kadına dönüşmüştü. Ve her şey değişti. Dostlar, rakip oldu.

Mehmet babasının traktörüyle uğraşırken, Ahmet kitaplara ve hayvanlara gömülürdü. Biri harmanda çalışır, diğeri laboratuvarda deney yapardı.

Leyla ise ikisine de öyle bir bakardı ki, kalpler ritimlerini kaybederdi.

Okul bittikten sonra Ahmet şehre okumaya gitti, Mehmet ise köyde traktör ekibine katıldı. Leyla açıktan üniversiteye yazıldı ve bazen birinin, bazen diğerinin yanında belirirdi. Kimin daha çok para kazandığını, kimin bursunu artırdığını söylerdi. Ama hiçbirine tam olarak yakınlaşmadı.

Askerlik bile bu iki dostu barıştıramadı. Erkek olmuşlardı, her biri kendi yolunda. Mehmet köyde bir ev yaptı, ilk arabayı aldı. Ahmet doktor oldu, tezini verdi. Ama bütün bunlara rağmen – ikisi de bekârdı. İkisi de – hâlâ yalnızdı. İçlerinde o kumral saçlı kızın anısını taşıyorlardı.

Şimdi ise mutfakta oturmuş, yorgun, zamanın ağırlığını taşıyan gözlerle – gülüyorlardı. Acıyla, ama aynı zamanda huzurla.

“Aslında iyi oldu evlenmesi,” diye sonunda konuştu Ahmet. “Gerçekten. Belki adam onu seviyordur.”

“Belki…” diye mırıldandı Mehmet. “Umarım seviyordur. Yoksa… Hepsi boşunaymış.”

Bir süre sustular. Sonra Mehmet masaya bir tokat attı:

“Biliyor musun? ŞöreOnlar da doldurdular kadehlerini, bu kez geçmişin değil, geleceğin şerefine çaldılar kadehlerini.

Rate article
Lifequest
Çocukluk Rekabeti: Bir Umudun Hikayesi