“Eğer annemin bizimle yaşamasına izin vermezsen boşanma davası açarım.” dedi ve dava açtı…
Bir erkeğin sana olan aşkına ve sadakatine yemin etmesi, onun bir anda yabancıya dönüşmesine engel değil. Özellikle de aile mi, yoksa kendini tamamen yok olmaktan kurtarmak mı seçimiyle karşı karşıya kaldığında. Ben bunu yaşadım.
Oğuz’la evlendiğimizde kendi evimiz yoktu. Ailesiyle birlikte yaşıyorduk. İki odalı bir apartman dairesi, dar ama idare ediyorduk. Ta ki bir gün üvey babası eve gelip, eşi olan kayınvalidemi sevgilisiyle yakalayana kadar. Daha genç, daha küstah, kendini “hayat kurtaran” sanan biri. Ona yeni ufuklar ve “altın dağlar” vaat etmiş. Ama bir şartı vardı:
“Evi sat. Başka bir şehre taşınalım. Orada yeni bir hayat kuracağız.”
Biz, Lale Hanım’ı uyarmaya çalıştık:
“Sizi kandıracak. Sonunda evsiz kalacaksınız.”
Ama o sadece burun kıvırdı:
“Sadece mutluluğumu kıskanıyorsunuz. Karışmayın.”
Bir hafta sonra, bebeğimizle birlikte sokakta kaldık. Ev satılmış, bizi kapı dışarı etmişlerdi. Oğuz iki işte çalışıyor, ben ise doğum iznindeydim ve geceleri ödevler yazarak para kazanmaya çalışıyordum. Kira zor geliyordu ama geleceğimiz için dayanıyorduk.
Mortgage çekmeyi düşünüyorduk ama kader bize bir şans verdi: çocuksuz ve yalnız olan teyzem vefat etti. Vasiyetinde bana, başka bir şehirde geniş, aydınlık, bahçeli bir daire bıraktı. Birikmiş paramızla daireyi yeniledik. Uzun zaman sonra ilk kez rahat bir nefes aldım.
Ama bu rahatlık uzun sürmedi.
Bir akşam, yemekten sonra bulaşıkları yıkarken kapı çaldı. Kapıda Lale Hanım vardı. Yüzü gözyaşlarından şişmiş, gözleri dövülmüş bir köpek gibiydi.
“Kızım… oğlum… beni kovdu… Elimde avucumda ne varsa gitti. Sadece bir çantayla kaldım. Yardım edin…”
Oğuz’la göz göze geldik. Yüzündeki yumuşamayı görebiliyordum. Annesini tuttu, mutfağa oturttu, çay doldurdu. Ben ise hiçbir şey hissetmeden duruyordum. Sadece, keskin ve ağır bir acı. Çünkü onu uyarmıştık, yalvarmıştık bu saçmalığı yapmaması için. Ama dinlememiş, daha her şey yolundayken bizi, bebeğimizle birlikte kovmuştu.
Oğuz bana baktı:
“O tek başına halledemez. Onu bırakamayız. O benim annem.”
Dudaklarımı sıktım:
“Bizi çöpe attı. Şimdi de onu bu eve, buraya mı alacaksın? Daha yeni rahat nefes almaya başlamışken?”
Lale Hanım sessiz kalmadı:
“Oğlum, sokakta yaşayamam… Yardım et… Her şeyi anladım, bir daha olmayacak…”
Ve sonra, beni parçalayan cümleyi söyledi:
“Annemin bizimle yaşamasına izin vermezsen, seninle boşanırım.”
Sanki kör olmuştum. Kulaklarım uğulduyordu. Kalbim yerinden fırlayacak gibiydi. Ama sakin kaldım. Derler ya, ölümden önce ruhlar sessizleşir.
“Peki,” dedim. “Bu senin seçimin. Sadece anahtarları bırak. Bu evde sadece bana saygı duyanlar yaşayacak.”
Bir hafta sonra boşanma davası açtı.
Gitti. Annesiyle birlikte. Kiralık bir eve taşınalar. Ben ise çocuğumla ve kırık bir kalple kaldım. Ama hiç pişman değilim. Çünkü evime, bana ihanet etmiş bir kadını almadım. Bir erkeğin, kiminle yaşayacağıma karar vermesine izin vermedim.
Aşk şartlarla olmaz. Özellikle böyle şartlarla.
Şimdi biliyorum: aile, kan bağı değil saygıdır. Sınırlardır. Zor zamanlarda yapılan seçimlerdir. Oğuz seçimini yaptı. Ben de yaptım.




