Küçük Bir Yerleşimde Kesişen Hayatlar

Küçük Bir Kasabada Kader Ağları

Nehrin kıyısındaki şirin bir kasabada, eski ıhlamur ağaçları rüzgarla fısıldaşırken, Emine mutfakta etli ekmek yapıyordu. Baharat kokusu odayı sararken, pencereden son ışıklarını veren gün batımı görünüyordu. Ansızın sessizliği telefonun çalması böldü. Torunu Eren’di arayan.

“Büyükanne, merhaba! Siz ve dedem yarın uğrayabilir miyim? Tek başıma değilim,” diye fısıldadı sesinde bir sır saklıyormuşçasına, Emine’nin yüreğine bir ateş düştü.
“Tabii ki gel! Kiminle?” diye sordu, merak ve hafif bir heyecan karışımı bir tonla.
“Sürpriz olsun,” diyerek kıkırdadı Eren ve telefonu kapattı.

Ertesi gün kapı çalındı. Emine, ellerini önlüğüne silerek koştu. Kapıda Eren duruyordu, yanında utangaç gülümsemeli genç bir kız vardı.
“Büyükanne, bu Defne,” diye tanıttı torunu, gözlerinde bir kıvılcım. Emine ismi duyunca dondu kaldı, zaman durmuş gibiydi.

Okuldan sonra genellikle Emine ve eşi Mehmet’in evine torunları uğrardı. En büyükleri, Ayşe, kapıdan girer girmez dedesine koşardı:
“Dede, matematikte tıkandım! Yardım eder misin?”

Mehmet, gazeteyi bir kenara bırakıp gülümseyerek,
“Hadi bakalım, neymiş bu tıkanıklık? Defterini al, çözelim şunu. Bak, burada denklem, şuraya taşıyoruz… Ne diyorsun? Nasıl çözeceksin?” diye sorardı, torununa gururla bakarak. “Aferin Ayşe, kendi kendine hallediyorsun! ‘Zor’ dediğin şeye bak. Benim akıllı kızım, bir de güzelliğine bak!”

Mehmet, Ayşe’ye bakarken iç geçirirdi—tıpkı Emine’nin gençliğine benziyordu! Aynı inatçı göz kıvılcımları, aynı azim, gücü tükenmişken bile hedefe koşma hırsı. Yanakları kızarır, gülümsemesi tıpkı Emine’nin, ilk tanıştıkları günlerdeki gibi olurdu.

“Peki, dama oynayalım mı?” diye göz kırptı Mehmet.
“Dede, geçen sefer kaybetmiştim,” diye tereddüt etti Ayşe.
“Eee, kaybettin diye bir daha oynamayacak mısın? Öyleyse oynamayalım,” diye şakacıktan suratını astı.
“Hayır, oynayalım! Ne taraftan başlayayım?” Ayşe hemen tahtayı hazırlıyordu. “Sen seç dede! A, ben siyahım! Bugün seni yeneceğim, sonra da gitar çalacağız, tamam mı?”

Küçük torun Eren ise her zaman Emine’nin yanına koşardı. Mehmet’ten biraz çekinirdi—dedesi disiplinliydi ama adildi.
“Büyükanne, Türkçe ödevime yardım et, yine kötü yazmışım, dörttü kırdılar,” diye fısıldardı, gözlerini kaçırarak. “Dedeye söyleme, düzeltirim, tamam mı? Akşama ne pişirdin? Mercimek çorbası mı? Bayılırım! Büyükanne, yazarken izle, böyle daha düzgün olacak.”

Emine yanına oturur, Eren’in harfleri özenle çizmesini izlerdi. Torunu tıpkı Mehmet gibiydi—aynı çabuk kavrayış, aynı kararlılık. Daha beş yaşındayken yüze kadar sayar, toplama-çıkarmayı yetişkinler gibi yapardı.

“Büyükanne, bak, oldu!” Eren defterini kaldırdı. “Tertemiz, çok güzel! Senin sayende!” dedi ve ona sarıldı. “Biliyor musun, neden tek başıma geldim? Sürpriz yapmak istedim—herkese vişneli kurabiye aldım! Babam harçlık verdi, ben de biriktirdim.”

“Ah, benim akıllı oğlum! Hadi dedeyle Ayşe’yi çağır, yemeğe oturalım, sonra senin kurabiyelerle çay içeriz.”

“Dur büyükanne, bir sırrım daha var,” diyerek yaklaştı Eren, fısıldadı: “Sınıfta bir kız var, Defne. Ona parfüm almak istiyorum, çok istiyormuş. Yavaş yavaş biriktiriyorum.”

“Ciddi misin, canım? Defne seninle arkadaş mı?”
“Yok büyükanne, ben daha küçüğüm ya,” diye iç geçirdi.
“O senden büyük mü? Aynı sınıfta değil misiniz?”
“Hayır, ben büyüğüm, on yaşındayım, o dokuz buçuk. Ama benden uzun, büyükanne, çok uzun. Parfümü alırsam belki bana âşık olur?”

Emine gülümsedi:
“Tabii ki olur! Sen nasıl bir çocuksun öyle! Boy uzar merak etme, zaten basketbol oynuyorsun. Biz dedeyle Defne’nin parfümüne destek oluruz, üzülme. Hadi şimdi herkesi sofraya çağır!”

Zaman acımasızca akıyordu. Ayşe liseyi bitirip başka bir şehirde üniversiteye gitmişti. Eren mezuniyet sınıfındaydı, sınavlara hazırlanıyor, basketbol antrenmanlarına koşturuyordu. Ama haftada bir mutlaka büyükanneleriyle dedesini ziyaret ederdi. Büyümüş, olgunlaşmış, Mehmet’in gençliğindeki gibi güçlü bir delikanlı olmuştu.

Dün akşam telefon etti, heyecandan sesi titriyordu:
“Büyükanne, siz ve dedem yarın gelebilir miyim? Tek başıma değilim. Sürpriz! Yarın anlatırım.”

“Kızla geliyor, içime doğuyor,” diye fısıldadı Emine, telefonu kapattıktan sonra Mehmet’e.
“Öyleyse sen, Emine, o mavi elbiseni giy, onda tıpkı genç kızlığındaki gibi oluyorsun. Bana da bir gömlek bul, kotumu giyerim. Şık görünmeliyiz, hâlâ fena değiliz ha!” diye göz kırptı Mehmet.

Ertesi gün öğlene doğru kapı çaldı. Emine koşarak açtı.
“Eren!” diye bağırdı sevinçle.

“BüyüEren’in gözlerindeki o ışıltıyı görünce, Emine yıllar önce Mehmet’le ilk tanıştığı günü hatırladı ve içinden, “Ah, aşk işte böyle bir şey,” diye geçirirken, torununun mutluluğuna ortak olmanın tarifsiz huzuruyla gülümsedi.

Rate article
Lifequest
Küçük Bir Yerleşimde Kesişen Hayatlar