“Kalkacağım, kimseye kaptırmayacağım!” Nine Leyla nasıl yatağından kalktı, dede Ali’yi başka kadınlarla flört ederken yakaladığında
Nine Leyla iyice güçten düşmüştü. Konuşacak hali yoktu, kalkacak dermanı yoktu, pencereden bakacak mecali bile kalmamıştı. Duvar tarafına dönüp yatıyordu, sanki her şeye razı olmuştu. Kocası dede Ali her zamanki gibi eve girdi, çaydanlığı kaynattı, mis gibi çay demledi – evin her köşesine o eski günlerdeki gibi çay kokusu yayıldı. Sevdiği kadını biraz neşelendirmek istiyordu ama duydukları hiç umduğu gibi değildi.
“Gardıropta benim elbisem duruyor,” diye fısıldadı Leyla. “Ve başörtüm de… son yolculuğumda giydirileceğim o kırmızı olan… Yanlışlık yapma, poşetin içinde, ayrı duruyor.”
“Ne saçmalıyorsun sen?!” diye çıkıştı Ali. “Elbiseni bulurum tabii! Ama bak bakalım bakkala giderken kimi gördüm… Hülya’yı! Nasıl da süslenmiş! Gözlerim fal taşı gibi açıldı. Yanıma geldi, ‘Ali, benimle bir yürüyüş yapmaya ne dersin?’ dedi. Buna ne diyeceksin ha?”
İşte o anda mucize oldu. Nine Leyla bir hamlede yorganı attı üstünden, hızla doğruldu ve sonra… ayağa kalktı! Yavaş ama kararlı adımlarla gardıroba yürüdü.
Ali elindeki çay bardağıyla donup kaldı.
Aslında her şey daha önce başlamıştı. Hemşireler Ayşe ve Fatma, köydeki sağlık ocağında gece nöbetinde oturmuş, eski bir aşk filmi izliyorlardı. Hastalar uyuyordu, etraf sessizdi.
“Kaç kere izledim ama hiç sıkılmıyorum,” dedi Fatma gülümseyerek.
“Ben de her seferinde dedemle ninemi hatırlıyorum. Nine Leyla ile dede Ali tam bu filmdeki gibi. Aşkları da öyle gerçek…”
Ayşe anlatıyordu, nine Leyla’nın dedeye nasıl da sürekli söylendiğini, dedenin de hep gülümsediğini:
“Bana niye söylenip duruyorsun? Bak başka erkekler içki içer, gezer tozar, benim gibi altın gibi koca mı buldun?”
Nine Leyla hemen cevabı yapıştırırdı:
“Altın oldun ancak emeklilikten sonra, ondan önce sen de çok gezdin be Ali!”
Nine hastalandığında, önce herkes ciddi bir şey olduğunu düşünmüştü. İkisi de seksen yaşını geçmişti. Doktorlar geldi, şehirden özel doktor çağırdılar. Ama tahliller temizdi, tansiyon normal, ateş yok. Yine de Leyla yatıyor, yemek yemiyor, kimseyle göz teması kurmuyordu.
“Hiçbir şey yiyesim yok,” diyordu. “İştahım kalmadı. Artık… vakit geldi…”
Dede Ali, etrafında dört dönüyordu.
“Limonlu çay içer misin?” diye sordu.
“İstemem.”
“Peki biraz yulaf lapası? Kendim yaptım!”
Nine sadece duvara döndü. Ama yine de onun için birkaç kaşık yedi – sadece suda haşlanmış yulaf.
Bir gün dede şapkasını giyip çıktı eve. Nine zorlukla doğruldu:
“Nereye gidiyorsun?”
“Çabuk döneceğim,” diye mırıldandı.
Gittiği yer, köyün ünlü kadıncağızı Gülten teyzeydi. Ondan otlar verdi, kulağına “sevgilini nasıl hayata döndürürsün” diye fısıldadı.
“Tamam işe yarayacak,” dedi. “Yeter ki doğru yap.”
Dede eve döndü, otları demledi, öyle güzel bir koku yayıldı ki! Tam o sırada nine yine başladı:
“Gardıropta benim kefenlik elbisem duruyor…”
Ama dede beklenmedik bir şey söyledi:
“Hülya’yı bakkalın önünde gördüm! Öyle şık giyinmişti ki! ‘Hava güzel, bahar geldi, yürüyelim mi?’ dedi. Hayal et!”
Hülya, dedenin ilk aşkıydı. Birkaç kez evlenmiş, dul kalmıştı. Şimdilerde sık sık dedeye göz kırpar, “keşke benimle kalsaydın” derdi.
Nine bunları biliyordu. Ali hep inkâr etse de içinde hep bir şüphe vardı.
Dede iyice üzerine gitti:
“Bir de Neriman’ı gördüm! Resmen model gibi – yeni mantosu, rujlu dudakları, parlayan gözleri… Kocası kocamandır ama o hâlâ bir ateş!”
İşte o an nine yorganı fırlattı, yataktan indi ve homurdanarak gardıroba yürüdü.
“Elbiseni unutmadım, merak etme. En güzel sen olacaksın,” dedi dede sakince.
“Ölüm de neymiş?” diye çıkıştı Leyla. “Dışarı çıkacak bir şeyim yok! Mantomu güve yemiş, şapkam eski, eşarplarım modası geçmiş!”
“Ama sen kendin ‘bana bir şey gerekmez’ diyordun?”
“Şimdi yenisini istiyorum!” diye bağırdı ve öfkeyle gardırobu karıştırmaya başladı.
“Hülya da, Neriman da beni gömerler sandılar ha? Bak kalktım işte! Patates nerede? Acıktım. Şu kokulu çayı da getir!”
O günden sonra nine yeniden evin içinde dolaşmaya, temizlik yapmaya, eskisi gibi söylenmeye başladı. O “halsizliği” nereye gitmişti, kimse anlamadı.
Dede ona yeni bir manto, şapka ve baharlık bir yazma aldı. Şimdi nine Leyla köyde gezerken bir kraliçe gibi! Dede yanında keyifle yürüyor, muzipçe gülümsüyor, sanki kimin kimi kandırdığının farkında.
“Şuna bir bak!” diye şikâyet etti nine, bir hafta sonra gelen kızına. “Daha ölmedim, o başka kadınlara yan gözle bakıyor! Hülya, Neriman… Köyün taliplileri! Kimseye vermem onu! Herkese inat kalktım, daha çok yaşayacağım, anladın mı?”
O gece Ayşe ve Fatma filmi bitirdiler. Sonra oturup sohbet ettiler. Gece uzundAyşe gülümseyerek, “İşte gerçek aşk böyle bir şey,” dedi ve çaylarını yudumlarken köydeki bu iki sevdalının hikâyesi bir kez daha yürekleri ısıttı.




