Sessizliğin Yaşadığı Yer

O gece Ebru saat dördü çalar çalmaz uyandı, sanki biri onu rüyadan çekip çıkarmıştı. Odada bir sessizlik vardı. Anormal, ürkütücü bir sessizlik. Pencerenin ardından gelen trafik sesi yoktu, eski buzdolabının gürültüsü kesilmişti, üst kattaki komşuların ayak sesleri duyulmuyordu, hatta kedisi bile kapının altından tırmalamıyor, yemek istemiyordu. Yatak odasındaki hava ağır ve yoğundu, sanki her şey bir şey bekliyormuş gibi donmuştu. İçinde, göğsünün derinliklerinde bir dalga yükseldi—korku değil, endişe değil… bir boşluk. Öyle bir boşluk ki, kulaklarında kapalı bir alanda patlayan tek bir silah sesi gibi çınlıyordu.

Tam kırk dokuz gün olmuştu.

Kocası ölmüştü. Sessizce. Sadece yaşamayı bırakmıştı. Kalbi, işe giderken beklediği otobüs durağında durmuştu. Sabah kalkmış, her zamanki gibi. Ayakkabılarını bağlamış, hapşırmış, tansiyonundan şikayet etmişti. Ekmek alacağını ve çayın yanına bir şeyler alacağını söylemişti. Onu öpüp öpmediğini hatırlamıyordu. Sonra—telefon çaldı. Morgdan. Yabancı bir ses: “Üzgünüz, ama…”

Ebru hâlâ bu “aniden”in ne demek olduğunu anlamamıştı. Uyarı yoktu. Son bir konuşma yoktu, veda için zaman yoktu. Sonradan affedilebilecek bir kavga bile yoktu. Sadece sessizlik. Bitmemiş bir cümlenin içindeki korkunç bir nokta.

İlk günler ayakta durdu. İnsanlar geldi, yemek getirdiler, çiçekler, acıyla başa çıkmak için broşürler. Herkes ona güçlü olduğunu söyledi. O da başını salladı. Dik durdu, düzgün cevaplar verdi. Ta ki yalnız kalana kadar. Son teselli eden de gittiğinde, son çorba soğuduğunda, kimse aramadığında—Sessizlik geldi.

Önce çınlayan bir sessizlikti, sonra yapışkan bir hale geldi. Evdeki her ses fazla yüksek çıkıyordu: banyodaki damlalar, ışık düğmesinin tıklaması, kendi ayak sesleri. Nefes alışı bile yabancı geliyordu. Kendi kendine konuşmaya başladı—fısıldayarak, sanki hâlâ var olup olmadığını kontrol ediyordu. Ya da artık sadece aynadaki yansımasıydı.

Üçüncü gün tabakları farklı yerleştirdi. Beşinci gün—”eskisi gibi” diye mırıldanarak camları sildi. Bir hafta sonra—dolabındaki eşyalarının bir kısmını çıkarmaya cesaret etti. Sadece bir kısmını. Gerisini—yapamadı. Hafta sonları krep yaparken giydiği favori gömleğini bıraktı. Köşeye koyduğu, üstelik onu her defasında ayakkabılarını çıkarması için uyardığı yıpranmış spor ayakkabılarını bıraktı. Onları eline aldı, yüzüne yaklaştırdı, kokladı. Ve tekrar yerine koydu.

Ağlamadı. Ne gözyaşı, ne hıçkırık. Sanki bedeni henüz olanlara inanmamıştı. Sanki vücut yaşıyordu ama zihni hâlâ bekliyordu: şimdi kapı gıcırdayacak, koridorda ayak sesleri duyulacak—o geri dönecek. Elleri sadece otomatik olarak hareket ediyordu: çamaşır yıkıyor, ütü yapıyor, yemek pişiriyor, postayı kontrol ediyordu. Ve her şey—bir beklenti içinde. Onu değil. Kendini. Onsuz yeni bir günde.

Komşusu, teyze Fadime, börek getirdi. Her seferinde aynı soruyu soruyordu:
“Nasılsın?”

Ve Ebru ne diyeceğini bilmiyordu. Çünkü “kötü” çok yüzeysel kalıyordu, “iyiyim” ise bir yalandı. Sadece vardı. Eylemsizlikle yaşıyordu. Sudan çıkarılmış bir insan gibi: nefes alıyor ama hareket etmiyor. Bakıyor ama görmüyor.

Bir ay sonra ilk kez sokağa çıktı. Bir amacı yoktu. Bir yönü yoktu. Sadece yürüdü. Sonbahar hakimiyetini ilan etmişti—ıslak yapraklar, yüzüne vuran rüzgar, gökyüzünü yansıtan su birikintileri. Sokakların bu karmaşasında ve araba gürültülerinde, duyularının keskinleştiğini hissetti: yağmurdan sonraki toprak kokusu, yoldan geçenlerin ayak sesleri, metal bankın soğukluğu.

Parktaki banklardan birinde bir çocuk oturuyordu. On yaşlarında, zayıf, gri bir mont giymiş, ayaklarının dibinde çantası vardı. Güvercinleri besliyordu. Ebru biraz uzaktaki diğer banka oturdu—ne yaklaştı, ne de saklandı. Birkaç dakika sonra çocuk ona baktı ve sordu:

“Birisi mi öldü?”

Ebru donakaldı. Kelimeler boğazında düğümlendi.
“Nereden çıkardın bunu?”

“Gözleriniz sessiz,” dedi basitçe. “Artık beklemeyen ama hâlâ hatırlayanların gözleri gibi.”

O günden sonra her gün parka gitmeye başladı. Aynı saatte. Çocuğun adı Emir’di. Hep aynı yerde, aynı güvercinlerle oturuyordu. Bazen bir yetişkin gibi başını sallardı. Bazen sadece oturur, şeker kağıtlarını hışırdatırdı. Bazen ona çekirdek getirirdi. Bazen yerde bir çubukla resimler çizerdi: gemiler, evler, üzgün gözlü insanlar.

Önemli şeyler hakkında konuşmuyorlardı. Ve bu en önemli şeydi. Sessizlikleri ağır değildi, korkutucu değildi. Bir sığınak gibiydi, bir battaniye—sıcak, anlayışlı, kabul eden. İkisi de biliyordu ki kelimeler sadece zarar verebilir. Gerçekten acıyan yerlerde, susmak daha iyidir.

İki ay geçti. Ebru ilk kez güldü. Önce—internetteki bir resme. Sonra—Emir’in güvercinlerin hayatı üzerine konuşan bir profesörü taklit edişine. Sonra—mutfakSonra, sabah uyandığında, pencereden giren güneşin altında dökülen toz zerreciklerini izlerken anladı ki, içindeki sessizlik artık bir boşluk değil, hafifçe kanat çırpan bir kelebek gibiydi.

Rate article
Lifequest
Sessizliğin Yaşadığı Yer