“Benim haklarıma saygı göstermek zorundasın!” dedi oğlum, bir annenin kalbini kırmanın ne kadar kolay olduğunu bilmeden…
O soğuk ekim akşamında, Ayşe hırkasını sıkıca sarıp masaya sıcacık börekleri koydu. Oda taze pişmiş ekmek kokusuyla dolarken, dışarıdan gelen rüzgar camları dövüyordu. Ev halkı hemen sofraya koştu, çünkü çayla ısınıp sonbaharın o bunaltıcı havasını unutmak istiyorlardı.
Ayşe’nin on yaşındaki oğlu Barış sessizce oturdu, bir börek aldı ama yemedi, sadece çatalıyla içini karıştırıp somurtuyordu. Bakışları öyle ağırdı ki, sanki o gün hayatın gizemlerinden birini öğrenmişti.
“Ne oldu sana Barış’ım?” diye sordu Ayşe, yanına oturarak. “Düşünceli görünüyorsun. Okulda bir şey mi oldu?”
Çocuk böreği bıraktı ve cevap verdi:
“Bugün sınıfımıza bir polis amca geldi. Çocukların hakları olduğunu anlattı. Ve ebeveynlerin bunları çiğnediğini söyledi.”
Ayşe şaşırarak kaşını kaldırdı:
“Öyle mi? Peki, neler anlattı peki?”
“Çok şey,” dedi Barış, büyümüş de küçülmüş gibi. “Mesela, istemediğim şeyleri yapmaya zorlanamayacağımı. Siz ve babam kişiliğime saygı duymak zorundasınız. Ayrıca özel bir hayatım var ve zamanımı nasıl geçireceğime kendim karar verebilirim.”
“Özel hayat mı?” diye sordu Ayşe, gülmemek için kendini zor tutarak.
“Evet!” diye başını salladı oğlu kararlılıkla. “Mesela okuldan sonra bilgisayarda oynamalıyım! Ama sen ödev yap diyorsun. Bu, benim özgür seçimime müdahale! Bir de ıspanak yemediğimde bana bağırıyorsun! Polis amca dedi ki, bu psikolojik şiddet! Bir de kemer meselesi var, biliyorsun değil mi? Bu suç! İstersem beni ayrı eve bile alırlar!”
Ayşe sessiz kaldı. Masaya dayanmış, oğlunu dinliyordu ama tanıyamıyordu. Minicikken nasıl ağladığını hatırlıyordu, ateşler içinde nasıl ona sarıldığını, gece boyu nasıl nefesini kontrol ettiğini… Şimdi karşısında duransa “hakları olan bir bireydi”.
“Peki öğretmeninden korkmuyor musun?” diye sordu bu kez daha yumuşak. “Seni dersten alıkoyarsa, ona da polisi mi arayacaksın?”
“Tabii! Bu yasa dışı bir hareket. Şikayet edebilirim. O da haklarıma saygı göstermeli.”
“Peki ya hapse girerse? Üzülmez misin?”
“Üzülürüm…” dedi Barış, sesinde bir an tereddüt belirdi. “Ama… o zaman kuralları çiğnemesin!”
Ayşe derin bir nefes aldı, dönüp bulaşıkları yıkamaya başladı. Barış ise bir kağıt parçası alıp hızla bir şeyler yazdı. Bitirince annesine uzattı.
Kağıtta çocuksu ama kararlı bir yazıyla şunlar yazıyordu:
“Hizmet Bedeli: Oda temizliği – 50 lira, köpeği gezdirmek – 30, market alışverişi – 20. Toplam: Haftalık 100 lira. Geçen haftanın borcu – 130 lira daha.”
Ayşe kağıda baktı. Göğsüne bir sancı saplandı. Sanki oğluyla arasına görünmez bir duvar örülmüştü. Masaya oturdu, başka bir kağıt aldı ve yazmaya başladı. Elinin titrediğini hissetti. Bir an gülümsedi, ama gözleri hemen doldu. Yazmayı bitirince kağıtı katlayıp oğluna uzattı.
Barış kağıdı açtı ve okudu:
“Hizmetlerim: Uykusuz geceler – binlerce, çamaşır, temizlik, yemek – her gün, endişeler – sayısız. Toplantılar, hastaneler, düşüşler, gözyaşları, korkular, mutluluklar, ilk adımlar, ilk söz. Hasta olduğunda dualar. Sana adanmış bir kalp. Bedelsiz. Çünkü seni seviyorum.”
Çocuk sustu. Sonra aniden annesine sarıldı, sıkı sıkıya sarmaladı ve fısıldadı:
“Affet beni anne… Sadece büyümüş gibi görünmek istedim. Seni üzeceğini düşünmedim…”
Ayşe oğlunu kucakladı, başını öptü ve yumuşakça dedi ki:
“Bil ki evlat… haklar önemli. Ama sevgi ve saygı daha önemli. Aile olmak, parasızlık değil, yürek sesiyle birbirine bakmaktır.”
O akşam ikisi sessizce, birbirine sokularak oturdular. Dışarıda rüzgar uğulduyordu, ama evin içi sıcaktı. Çünkü gerçekten, yine… bir olmuşlardı.




