Bugün yine düşündüm, düşündükçe içim acıyor. Eşim Emre, nasıl olur da kendi annesi Gülnur Hanım’a böyle pervasızca hayatımıza müdahale etmesine izin verir, anlamıyorum. Çocukluğunda ne acılar çektiğini biliyorum. Soğuktan tir tir titrediği geceleri, görmezden gelindiği anları anlatırdı. Abisi Serkan, annesinin sevgisiyle beslenirken, Emre onun yırtık giysilerini giymek zorunda kalırdı. Hep ikinci plandaydı.
Peki şimdi, kendi ayakları üzerinde duran, bir evi olan, sevdiği kadınla yuva kurmuş bir adam, nasıl olur da Gülnur Hanım’ın buyurgan bir şekilde evimize yerleşmesine ses çıkarmaz? Bu oda, Emre’nin hayallerini süsleyen çocuk odası olacaktı.
“O yine de benim annem,” diyordu Emre, sesi kısılmış, suçluluk duygusuyla bana değil, kendi vicdanına açıklama yapıyormuş gibi. “Biraz sabret. Zaten henüz çocuğumuz da yok.”
Uzlaştırmaya çalışıyordu, ama içinde her şey isyan ediyordu. Sonunda hayal ettiği gibi yaşamaya başlamıştı. Bir ev almış, sevdiği kadınla evlenmiş, artık “istenmiyorum” korkusuyla uyumuyordu. Ta ki annesi, çantalarıyla, sitemleriyle ve “bana bu yakışır” havasıyla ortaya çıkana kadar.
“Bu odayı çocuk odası yapacağımızı sen söylemiştin!” diye çıkıştım, artık dayanamıyordum. “Şimdi ise annen burada, hiç sormadan, hiç konuşmadan.”
Emre sessiz kaldı. Evet, bu evi tam da bu iki oda için almıştı – yatak odası ve çocuk odası. Aile hayali kurmuştu. Şimdi ise o hayal, tıpkı çocukluğunda olduğu gibi, yine ertelenmişti.
Her şey tekrar başlıyordu.
Serkan’ın en güzel hediyeleri nasıl aldığını, yepyeni kıyafetler giydiğini, doğum günlerinde pastalarla şenlendiğini hatırladı. Kendisi ise hep “tutumluluk” masalları dinlerdi. “Paramız yetmez” lafları, “mutluluk lükstür” öğütleri… Annesi, Serkan’a yeni bir mont almak için cebindeki son kuruşu harcar, ona ise ikinci el ayakkabılar alırdı. “Artanla yetinen çocuk” olmuştu hep.
Şimdi annesi yine karşısındaydı. “Birkaç gün kalacağım” demişti, ama eşyalarını yerleştirmiş, akıl vermeye başlamış, yemeklerimi, temizliğimi, giyimimi eleştiriyordu. Yine, tıpkı geçmişte olduğu gibi, Emre’de o eski suçluluk duygusunu uyandırıyordu: “Beceremedin, layıkıyla olamadın, memnun edemedin.”
Kendimi tutmaya çalışıyordum. Ama artık patlamalarım artıyordu. Emre’ye şikayet ediyordum: Gülnur Hanım bilerek eşyalarımın yerini değiştiriyor, buzdolabından sağlıklı yiyeceklerimi alıp yerine yağlı soslar, kızartmalar koyuyor, içtiğim suyu bile beğenmiyordu.
“Bilerek yapıyor. Bana zorbalık ediyor,” diyordum, yumruklarımı sıkarak.
Emre annesiyle konuşmaya çalıştı. Ama karşılığında şunu duydu:
“Dualarımla aldığın bu evden beni kovacak mısın? Serkan’a bırakacağım evden, sen ve gelinin bana kaçıyorsunuz. Nankörler!”
Emre savuşturdu. O daireyi istemiyordu zaten. Ama bir gün, Gülnur Hanım’ın eşyaları arasında bulduğum belgeleri gösterdiğimde, inanamadı. Her şey Serkan’ın üzerineydi – daire, garaj, hatta çocukken patates ektikleri o arsa bile. Annesinin ona vaat ettiği her şey bir yalandan ibaretti.
“Bana hep ‘Her şey senin olacak’ diye şarkılar söylerdi. ‘Senin için yaşıyorum’ derdi.” Emre sessizce koltuğa çöktü.
Ağlamadı. Ama o sessizlik öyle ağırdı ki, kalbim sıkıştı.
Ertesi gün, tek kelime etmeden işe gitti. Akşam döndüğünde, annesinin evde olmadığını gördü. Eşyaları bahçe kapısının önünde duruyordu, gözlerimde ise öfke vardı.
“Onu çıkardım, Emre. Affet, belki seninle konuşmalıydım, ama daha fazla dayanamadım.”
“Sadece belgeler yüzünden mi?” diye sordu yorgun bir sesle.
“Sadece onlar değil. Gerçeği bildiğimi söylediğimde bana ‘hiç kimse’ dedi. Senin onun oğlu olduğunu, benim ise sadece bir ‘yük’ olduğumu söyledi. ‘Bu evde yaşama hakkı benim’ dedi. ‘Bu ev Emre’nin, yani benim’ dedi. ‘Gün gelir, gözlerini açtığımda seni bırakacak’ dedi.”
Emre bir süre sustu. Sonra, hayatında ilk kez annesine… *engerek* dedi. Ve bu kelime için hiç özür dilemedi.
“Sonra,” diye ekledim, “bizi lanetledi. Beni, seni, doğacak çocuğumuzu. ‘Her şeyi kaybedeceksiniz’ dedi.”
Emre sadece başını salladı. Her şey çok tanıdıktı. Çok tahmin edilebilirdi.
Aylar geçti. Evimizde yeniden huzur hakim oldu. Karnımda bir bebek taşıyordum. Emre, ne annesini ne de abisini aradı. Onları hayatından sildi. Çünkü artık kimseye “uygun” olmak istemiyordu.
Bir gün, bebeğimizle yürüyüşe çıktığımda, eski komşumuzla karşılaştım. Bana Gülnur Hanım’ın Serkan’ın yanından ayrıldığını söyledi. Daha doğrusu, Serkan onu “huzurevine yerleştirmiş.” Anlaşamamışlardı. Aylarca kavga ettikten sonra, valizini hazırlamış ve “Hayatımda kaprisli bir anneye yer yok” demişti.
Donup kaldım. Yüreğim sızladı.
“Bilmemeli,” diye fısıldadım kendime. “Asla bilmemeli.”
Eve döndüğümde, tek kelime etmedVe o gece, Emre uyurken, sessizce yatağından kalkıp bebeğimizin yanına gittim, minik elleriyle tutunduğu battaniyenin kenarını düzelttim ve artık geçmişin gölgesinden korkmayacağımızı hissettim.




