Son Sığınak: Bir Bankın ve Kırık Bir Hayatın Hikayesi

Öğle güneşi ufka doğru yükselirken, tozlu parkın yollarına sıcaklığını cömertçe saçıyordu. Yüksek demir parmaklıklarla çevrili düzenli bahçenin köşesinde, koca bir kestane ağacının gölgesinde Ahmet Bey oturuyordu. Bu bankı seviyordu—binaya en yakın olanıydı, etrafı rahatla gözetleyebildiği bir noktaydı. Burada, her hışırtıyı, her yeni gelen ağacı, her gelişi fark ediyordu—tıpkı terk edilmiş hayatların tanığı gibi.

Bankın arkasına yaslandı, bacaklarını uzattı. Ilık rüzgâ, saçlarını dalgalandırıyor, yaramaz bir çocuk gibi oynuyordu. Gözleri kapalıydı ama kulakları keskinmiş gibi çalışıyordu. Anında, parmaklıkların ardından gelen bir fren sesini duydu.

Gözlerini araladı, sokağa baktı. Camları karartılmış lüks bir arabanın içini göremiyordu. Birkaç saniye sonra arka kapı açıldı, deri ceketli, tombul bir adam fırladı dışarı. Bagaja koşup iki çanta çıkardı.

“Haydi anne, indir kendini. Geldik, bak ne güzel burası,” diye zoraki bir neşeyle konuştu, arabaya doğru eğilerek.

Arkasından bastonuna dayanarak, ağır adımlarla yaşlı bir kadın çıktı. Küçücük, kamburu çıkmış, yüzü gergin. Anne.

“Oğlum, çantaları al da kayıt bürosuna gidelim… Benim de bir işim çıktı,” dedi adam, ona bakmadan.

“Anne, çabuk ol, vaktim yok,” diye homurdandı genç adam, bagajı kapatırken.

Ahmet Bey dudaklarının kenarına bir gülümseme yerleştirdi. “İşte, yeni bir misafir… Bir başkası, atılmış, unutulmuş, eski bir eşya gibi…” Kalbi acıdı, refleksle cebindeki ilacı aradı.

Birkaç dakika sonra kayıt bürosunun kapısı çarptı. Adam dışarı fırladı, arabaya atladı ve geriye bakmadan uzaklaştı. Araba köşeyi döndü, kayboldu.

Ahmet Bey gözlerini kapadı. Bir anlık hatıra—Reyhan, onun Reyhan’ı, hâlâ yaşıyor, sabahları ona tatlı sözler fısıldıyordu. Hep beraberdiler, her şeyi paylaşırlardı. Hatta ölsem bile, aynı gün ölürüz diye hayal bile kurmuşlardı.

Ama bir sabah uyandığında, onun gözlerinin açık—ve donmuş olduğunu gördü.

Dünyası yıkıldı. Yemedi, sobayı yakmadı. Sadece soğukta ve sessizlikte yattı, ta ki komşusu gelmiş ve oğluna haber vermişti.

Oğlu ikinci gün geldi.

“Baba, fazla eşya alma, yenis mi alırız. Benimle gel, misafir odası boş,” diye ısrar etti, babasının iç eşyalarını çantaya doldururken.

“Reyhan’ın resmini çerçeveden çıkar da alalım,” diye tek isteği oldu Ahmet Bey’in.

“Ne yapacaksın onu?” diye iç çekti oğlu, ama babasının bakışını görünce boyun eğdi.

Gelini ise sıkılmış bir yüzle karşıladı onu.

“Burak, anlasana… Babamı orada bırakamam!” diye fısıldadı oğlu mutfakta.

“Yani misafirlerimiz yatak altında mı yatacak?” diye zehir gibi bir cevap verdi gelin. “Huzurevi aklına gelmedi mi? Kim bakacak ona? Ben mi? Bir gün bile dayanmam, anladın mı?”

Ahmet Bey her şeyi duydu. Koridora çıktı, kapıya yaslandı:

“Oğlum, haklı. Belgeleri hazırla. Evi satış için izin veririm. Sadece kavga yemeyin, yeter.”

“Gördün mü!” diye sevinçle döndü gelin. “Anlayışlı biri. Sen ise deden gibi inatçısın. Buyrun Ahmet Bey, konuşalım.”

Başını salladı, geçmişi siler gibi. Mendiliyle yüzünü sildi, yavaşça banktan kalktı. Bacağı sızlıyordu ama yine de yeni gelen kadını görmek için binaya doğru yürüdü.

Kadın, en sondaki odanın yanındaki sandalyede oturuyordu. Küçük, düzgün, başına bağladığı yazmayı önce buruşturuyor, sonra düzeltiyordu. Güçlü durdu, ama dudakları titriyordu.

“Hoş geldin,” diye beceriksizce başladı Ahmet Bey. “Benim adım Ahmet. Siz?”

“Ayşe… Ayşe Hanım,” diye fısıldadı kadın.

“İsteğinizle mi geldiniz, yoksa?” diye sessizce sordu, ama gözleri “Ben anlıyorum,” diyordu.

“Kendi isteğimle. Oğlum büyük adam, müdür. Torunum savcı olacak. Her şeyimiz var, her şey yolunda,” diye savunur gibi konuştu.

“Tabii,” diye geçirdi içinden Ahmet Bey. “Getirip atmışlar, çuval gibi. O ise ‘her şey yolunda’ diyor.

Rate article
Lifequest
Son Sığınak: Bir Bankın ve Kırık Bir Hayatın Hikayesi