Stelya, annesinin küçük prensi olarak kaldı — yetişkin bir adam olduğu halde bile.
Evlenmeye karar verdiğimde otuz beşimi geçmiştim. Acele etmemiştim — ilk karşıma çıkana atlamak istemiyordum. Gerçek, büyük, bilinçli bir aşk istiyordum, tıpkı güzel filmlerdeki gibi: karşılıklı sevgi, sıcaklık, ortaklık. Dürüst olmak gerekirse, tek başıma da gayet rahattım.
Prestijli bir işim, iyi bir maaşım vardı, sırtımda ise iş gezileri sayesinde ziyaret ettiğim onlarca ülke… Hafta sonlarını kız arkadaşlarımla geçiriyor, kulüplerde, doğa yürüyüşlerinde, spontane seyahatlerde eğleniyordum. Her şey yolundaydı. Ta ki akrabalar “Ne zaman evleneceksin?”, “Bize torun vermeyi düşünmüyor musun?”, “Yaş geçiyor bak…” diye sızlanana kadar.
Bir de işin garibi, kız arkadaşlarım birer ikişer evlenmeye başladı. Birkaç yıl önce hepimiz özgürlük ve bağımsızlık hayali kurarken, şimdi onlar patates püresi yapıp bebek bezleri yıkıyordu. Ben ise bir başıma kalmıştım.
İş yerinde bana uzun süredir ilgi gösteren bir meslektaşım vardı — Volkan. Kibar, nazik, hoş görünümlü, benden biraz büyük. Ama hiç evlenmemişti. İşte tam da bu şüphe uyandırıyordu. Kırkına merdiven dayamış bir adam hâlâ bekar — garip değil mi?
Ancak Volkan, evlilikten kaçmadığına yemin ediyordu. Aksine, uzun zamandır aile, çocuklar, sıcak bir yuva hayali kurduğunu söylüyordu. “Doğru kişiyi” bulamamıştı sadece.
Bir gün beni yine bir kafeye davet ettiğinde, “Neden olmasın?” dedim. Sonuçta her şey uyuyor — birbirimizden hoşlanıyoruz, iletişim güzel, güvenilir bir insan. “Evet” dedim. Birkaç ay sonra da nikahımızı kıydık.
Düğünümüz mütevazı ama samimiydi. İşte tam o zaman, neden kimsenin Volkan’ı “kendine bağlayamadığını” anladım.
Cevap — annesiydi.
Daha doğrusu, Volkan’ın ona olan hastalıklı bağlılığı. Bu yetişkin görünümlü adam, aslında tam bir “anne kuzusu” çıktı.
Başta onun İzmir’deki evinde yaşadık. Anne, hafif tabirle, nefes almamıza izin vermiyordu. Onun fikri olmadan hiçbir karar alınamıyordu: çarşaf renginden kahvaltıda ne pişireceğime kadar. Her adım gözetim altındaydı. Volkan ise? Onaylıyordu. Sessizce dinliyordu. Annesini bir kelimeyle bile incitmekten korkuyordu.
Kendi evimizden bahsetmeye çalıştığımda ise bocalıyor, susuyor, konuyu değiştiriyordu. Uzun uğraşlar sonucu ancak bir kredi çekip yeni, aydınlık bir daireye taşınabildik.
Ama ne yazık ki, fiziksel mesafe özgürlük anlamına gelmiyordu.
Volkan hâlâ annesinin dediklerine göre yaşıyordu. Hafta sonları ona gidip yemek yiyordu. Her adımı bir telefonla eşlik ediyordu: “Anne, ne düşünüyorsun…?” Hatta bana aldığı çiçekleri bile ancak annesi “Eşini mutlu etmelisin” diye hatırlattığında getiriyordu.
Başta göz yumdum. Özellikle oğullarımız küçükken ve ben çalışmıyorken. Anlıyordum: Adam çalışıyor, para kazanıyor, annesi ona göre bir otoriteydi.
Ama zaman geçti. İşe döndüm, hayatın akışına girdim. Yavaş yavaş, tek başına karar veremeyen bu adamın yanında ne kadar yorulduğumu hissettim.
Yorgunluğum işten değil, bu bitmeyen “Anne dedi ki…”, “Annem önerdi…” cümlelerindendi. Anne, bizim evliliğimizde fazlalık olmuştu.
Artık maddi olarak bağımsızdım. Kendimi ve çocuklarımı geçindirebiliyordum. Ve sık sık düşünüyordum: Volkan bir eş değil, sanki bir çocuktu. Tatlı bir bebek değil, inatçı, büyümemiş, annesinin eteğine yapışmış bir yetişkin.
Şimdi bir yol ayrımındayım. Çocuklar için mi devam etmeliyim? Yoksa kendi huzurumu koruyup gitmeli miyim?
Aranızda böyle bir durum yaşayan var mı? Ne yaptınız? Kalbini çoktan başka bir kadına — annesine — vermiş bir eş için savaşmaya değer mi?




