Kocam, annesine danıştıktan sonra kötü bir ev hanımı olduğuma karar verdi.
Mehmet’le yaklaşık bir yıldır evliyiz. Öncesinde üç yıla yakın beraberlik yaşadık ve birbirimizi en ince ayrıntısına kadar tanıdığımızı sanıyorduk. Meğer gerçek sınav, ay ışığı altında aşk itirafları değil, aynı çatı altında yaşamakmış. Önceden ayrı yaşıyorduk; ben İstanbul’da, o ise ebeveynleriyle şehrin dışındaki bir kasabada. Evlilik öncesi beraber yaşamaya kesinlikle karşıydım. Eğer bir kişi gerçekten seviyorsa bekler, diye düşünüyordum. Mehmet bekledi. Ne yazık ki, sabrı daha fazlasına yetmedi.
Beraber yaşamaya başladığımız anda romantizm uçup gitti. Geriye faturalar, temizlik ve bitmek bilmeyen eleştiriler kaldı. En acısı da sadece kocamdan değil, aynı zamanda annesinden gelmesiydi.
Mehmet öfkeli, inatçı ve oldukça gelenekçi çıktı. Ona göre bir kadın sadece çalışmamalı, aynı zamanda elleri kollu bir tanrıça gibi olmalıydı: hem çorba pişirecek, hem yerleri silecek, hem çamaşırları ütüleyecek, hem de reklam afişlerindeki gibi gülümseyecekti.
Ona 21. yüzyılda yaşadığımızı, benim de işim, yorgunluğum ve hastalıklarım olduğunu anlatmaya çalıştım. Bilgisayar başında sekiz saat çalıştıktan sonra birden hizmetçiye dönüşemezdim. Dinlemedi bile. Onun için temizlik, tıpkı yemek yapmak gibi, kesinlikle kadının göreviydi.
İlk aylar sessiz kalmaya çalıştım. Katlandım, bunun alışma süreci olduğuna inandım. Elimden geldiğince temizlik yaptım, yemek pişirdim, bazen yetişemeyince dışarıdan sipariş verdim. Ama bir gün Mehmet işten eve geldi, yüzü asık, mutfağa oturdu ve gözlerimin içine bile bakmadan dedi ki:
“Annemle konuştuk… Senden iyi bir ev hanımı olmayacağına karar verdik. Yeterince uğraşmıyorsun. Daha sık temizlik yapmalı, düzgün yemek pişirmelisin. Tıpkı onun gibi.”
Donup kaldım. Sadece o değil, annesiyle beni tartışmış ve bir hüküm vermişlerdi. Anlaşılan, uygun değildim. Yetmiyordum. Beceremiyordum.
Peki ya aile bütçesinin yarısını benim karşıladığımı, işte tükenene kadar çalıştığımı ve benim de temiz bir eve gelip sürekli azarlanmak yerine sıcak bir akşam yemeğiyle karşılanmayı hak ettiğimi düşünmüyor muydu?
“Annem gibi değil” diye şikâyet ediyordu. Tabii ki annesi gibi değildim! Onun annesi emekliydi, tüm günü boştu, yetişmesi gereken işler ya da online toplantılar yoktu. Ben ise sürekli koşturmaca içinde yaşıyordum. Yine de elimden geleni yapıyordum. Mesela dün iki saat mutfakta didindim, o ise köftelerin “kızartmasının olması gerektiği gibi olmadığını” söyledi.
Bu arada, kendine ait işleri de yapmakta pek aceleci değildi. Koridordaki ampül üç haftadır çalışmıyor. Tuvalet musluğu akıyor, ama umurunda değil. Onun mantığına göre bunlar “önemsiz şeyler”. Ama odada toz varsa, bu bir felaket demekti.
Bir gün dayanamadım ve ona bir teklif sundum: İşi bırakıp mükemmel bir ev hanımı olabilirdim. Yemek yapar, temizlik yapar, gömleklerini ütülerdim. Yeter ki tüm masrafları o üstlensin.
O ise şöyle dedi:
“Seni neden hiçbir karşılık beklemeden destekleyeyim ki?”
Yani, kusursuz bir eşe sahip olmak istiyordu ama karşılığında hiçbir şey vermeye niyeti yoktu. Hem çalışacaktım, hem temizlik yapacaktım, hem yemek pişirecek, hem de gülümseyerek onun yanında olmaktan minnettar olacaktım. Aksi takdirde tek çözüm boşanmaydı.
Ben de bu ilişkiyi sürdürmenin bir anlamı olmadığını düşünüyorum. Sevgi, kölelik demek değildir. Uzlaşmaya hazırım ama kendimi yok etmeye değil. Ben onun hizmetçisi, parasız aşçısı ya da annesiyle beraber eleştirdikleri bir nesne değilim. Ben bir kadınım ve saygıyı hak ediyorum. Hâlâ büyümemiş bir kocanın azarlarını değil.




