Kapı Aralık
Elif marketten döndüğünde, dairenin kapısı aralıktı. Tamamen açık değil, sadece tam kapanmamış gibiydi. Kapıyla pervaz arasındaki boşluk özenle ayarlanmıştı, sanki biri bilinçli olarak bu şekilde bırakmıştı. İçeri girmiş, etrafa bakınmış, bir an duraklamış — ve sonra kalmaya cesaret edemeyip çıkmış gibiydi. Ya da belki hâlâ içerideydi.
Aldığı poşetleri yere bırakıp olduğu yerde durdu. Kalbi yavaş ama hızlı atıyordu. Ne bir ses ne de ayak izleri vardı. Sadece sessizlik ve antredeki halının ucunu hafifçe kımıldatan bir esinti. Bir de, evine ait olmayan, hafif bir koku… Tütün mü, yoksa sadece sokak mı? Dinledi, ama hava yeniden olağan hâline dönmüştü.
Son üç yıldır yalnız yaşıyordu. Barış ayrıldığından beri — önce kiralık bir eve, sonra başka bir şehre, ardından yepyeni bir hayata gitmişti. İki kez yazmıştı ona. İlkinde bir kazağını almak için, ikincisinde evleneceğini söylemek için. Elif cevap vermemişti. Kızgın olduğundan değil. Artık kendisine sorulmadığında ne denebileceğini bilmiyordu. Zaten içinde her şey silinip gitmişti — geriye sadece düz, biraz hüzünlü bir yüzey kalmıştı, tıpkı karlı bir cam gibi: izler var, ama kimin olduğu belli değil.
Yavaşça içeri girdi, koridoru gözden geçirdi. Her şey yerindeydi. Ceket askıda, şemsiye köşede, mektuplar rafta. Ne bir karmaşa izi, ne kıvrılmış bir paspas, ne de yerinden oynatılmış ayakkabılar. Her şey her zamanki gibiydi, ama bir yandan da hiç öyle değildi. Kapıyı kapattı, kilitleyip güvenlik sistemini devreye soktu. Yeşil ışığın yanıp sönmesi onu biraz rahatlattı. Ama eğer biri girmek isteseydi, çoktan giderdi. Yine de içinde bir şey kalmıştı, sırtında hafif bir yankı gibi.
Mutfakta her şey sabahki gibi duruyordu. Ocağın düğmesi kapalı, bardak lavaboda. Kitaplık rafındaki kitap ortadan açıktı, sayfanın kenarında bir kat izi vardı. Kitap ayracını kullanmış olduğunu hatırlıyordu. Belki yanılıyordu. Ya da biri okumuştu. Ya da sadece karıştırmıştı. Ama havada bir değişiklik vardı. Sanki biri sessizce odadan geçip gitmiş, ardında belirsiz bir boşluk bırakmıştı. Endişe değil, sadece birinin varlığının izi.
Koridora döndüğünde fark etti: sehpanın üzerinde eski bir fotoğraf duruyordu. Çerçevesiz, sadece bir baskı. Solgun, köşesi içe kıvrılmış. Elif eğilip baktı. Yıllar önce bir çekmeceye kaldırdığı fotoğraftı bu. O ve Barış. On yıl kadar önce. Barış arkadan ona sarılmış, Elif ise gülüyordu. Bir piknikte, arkadaşlarından biri çekmişti. O zaman her şey sağlam, neredeyse ebedî gibi gelmişti. Şimdi ise başka bir zamandan kesilip çıkarılmış gibiydi. Ve birisi bunu bilinçli olarak oraya bırakmıştı.
Fotoğraf düz duruyordu. Kendiliğinden düşmüş olamazdı. Birisi çıkarmış, bakmış, bırakmıştı. Belki de gitmemişti? Elif etrafa baktı, sanki duvarlarda onun gölgesinin yankısı varmış gibi dinledi. Bu fotoğrafı saklamıştı, kızgınlıktan değil — artık bakamıyordu çünkü. Şimdi ise orada, açıkça duruyordu. Bir meydan, ya da bir ricaydı sanki.
Elif kanepeye oturdu. Telefonunu eline aldı. Son aramalara baktı. Hiçbir şey yoktu. Mesajlar da boştu. Ne Barış’tan, ne başkasından. Sadece banka ve kargo bildirimleri. Kuru, mekanik satırlar, içinde tek bir canlı kelime yoktu.
Kalktı, balkon kapısını kapattı — rüzgâr hâlâ dairede dolaşıyordu. Perdeyi hafifçe kımıldatıyor, sanki okşuyordu. Akşam yavaşça geceye dönüşüyordu. Ve birden, sessizliği kapı zili böldü. Tek bir kez. Net. Sanki zil çalan, onun duyacağından emindi.
Elif kapıya gitti. Gözetleme deliğinden baktı. Kimse yoktu. Boş merdiven sahanlığı, loş ışık, sessizlik. Sadece kapının önündeki paspasın üzerinde, sarılı bir battaniye duruyordu. Onların ortak battaniyesi. Mavi, beyaz çizgili. Neredeyse yeni gibi görünüyordu, oysa seyahatlerde taşımışlar, kumun üzerine sermişler, yazlıkta ipe asıp kurutmuşlardı. Kokusunu, dokusunu hatırlıyordu. Çadırda birlikte üzerlerine çekişlerini… En son birlikte yıkadıklarında, deterjan yüzünden tartışıp sonra saçmalığına güldüklerini…
Battaniyenin üzerinde bir not duruyordu. Sadece üç kelime:
“Özür dilerim, gelemedim.”
Kağıt aceleyle katlanmış gibiydi. Yazı onundu. Hemen tanıdı, keskin “p”lerinden, eğik “t”lerinden. Demek ki gelmişti, dayanmıştı kapıya, ama ikinci kez zile basmaya cesaret edememişti. Ya da Elif’in zaten anlayacağını biliyordu.
Bir süre öylece durdu. Kapıya, battaniyeye, titreyen ellerine baktı. Aklında parçalar beliriyordu: Barış’ın gidişi, koridordaki metal kaseden yükselen anahtar sesi, sonrasında hissettiği o boşluk. Sonra battaniyeyi aldı, içeri getirdi ve yavaşça açtı. İçinde bir anahtar vardı. Barış’ın geri vermediği o eski anahtar. Düz, pürüzsüz, dibinde bir çizik — o çiziği hatırlıyordu, ortak bir yaranın izi gibiydi.
Elif güvenlik sistemini kapattı. Anahtarı battaniyenin içine geri koydu. Birkaç saniye öylece baktı,Sonra kapıyı sessizce aralık bıraktı, belki de hiç kaybolmayan şansların en küçük bir ümidine tutunmak için.




