Sakin Ol, Olduğu Gibi

Sessiz, Öylece
Ayşegül, “artık sessiz kalmaktan sıkıldım” dediğinde bağırmadı. Sadece kaşığını masaya bıraktı, pencereden dışarı baktı ve bunu – sakin, neredeyse gündelik bir tonda söyledi. “Çöpü dışarı çıkarmanın vakti geldi” ya da “süt almayı unuttum” der gibi. Bir patlama olmadan, ama öyle ki, odada birden bir sessizlik çöktü, sanki ses kapatılmış gibi.

Emre telefonundan başını kaldırdı ama olanları hemen anlamadı. Sesini duymuştu ama anlamı biraz sonra ulaştı kulağına, suyun öteki tarafından gelen bir ses gibi. Ona baktı, sonra tekrar ekrana – sanki aralarında bir cam vardı ve onun ardında hiçbir şey seçilmiyordu.

“Ne hakkında?”

“Biz. Bu şekilde yaşayışımız hakkında. Sessiz.”

Cevap vermedi. Tekrar ekrana döndü. Aklından geçti: “yine”. Oysa “yine” yoktu. Uzun zamandır sessizdi. Çok uzun zamandır. Bunu biliyordu, ama fark etmiyormuş gibi yapıyordu. Rahattı. Kavgasız. Suskunluk olmadan. Ama şimdi o suskunluk sonsuz olmuştu.

Yedi yıl boyunca birlikte yaşamışlardı. Her şey vardı: yolculuklar, kavgalar, saçma filmler, arkadaşlar, ev tadilatları. Önemsiz şeyler için tartışır, mutfakta gecenin bir vakti barışır, pastayı paylaşır, aynı anda saçmalıklar söylerlerdi. Sonra – sanki ses kısılmış gibi. Birden değil. Yavaş yavaş. Önce sözlerini tam dinlemez oldular. Sonra – tam söylemez. Gün içinde aramaz oldular. Sonra “nasılsın” diye sormaz. Sonra sadece yaşar oldular. Temiz mutfak, kaynayan çaydanlık, masanın üstünde faturalar. Tatsız. Sebepsiz. “Biz”siz.

“Kendimi burada duyamıyorum, Emre.” Hâlâ pencereden dışarı bakıyordu. “Sanki yokum.”

Önemli bir şey söylemek istedi. Onu duyduğunu. Her şeyin öyle olmadığını. Sadece yorulduğunu, işlere boğulduğunu. Sevdiğini, sadece dilini kaybettiğini. Ama kelimeler gelmedi. Sevmediğinden değil – sadece uzun zamandır yüksek sesle konuşmadığı için. Kendini duymaya alışkın değildi.

Ayşegül kalktı, fincanını lavaboya koydu. Sonra montunu giydi. Anahtarlarını aldı. Çıktı. Durdurmadı. Durması gerekip gerekmediğini bile bilmiyordu. Ve en korkuncu da buydu. Kapıya doğru attığı adımlar değil, kilidin sesi değil, bunun ne kadar kolay olduğuydu. Çığlık olmadan. “Kal” demeden. Fazla kolay, sanki kaybedilen hiçbir şey önemli değilmiş gibi.

Sokakta yürürken ayaklarının altındaki kar sinemalardaki gibi çıtırdıyordu. Etraftaki insanlar hızlı adımlarla yürüyor, kimse kimseye bakmıyordu. Ayşegül bir trafik ışığında durdu ve uzun zamandır ilk kez kendini yerinde hissetti. “Doğru yerde” anlamında değil, sadece – orada ve o anda. Ne geçmişte, ne hayallerinde. Tuhaf, sessiz bir huzurdu bu, sanki beden nihayet ruhuna yetişmişti.

O gece ne bir arkadaşına ne de annesine gitti. Sadece şehirde dolandı, ayaklarının götürdüğü yöne doğru. Emre’yle eskiden oturdukları bir fırına girdi. Kendine haşhaşlı bir poğaça aldı. Pencere kenarındaki masaya, montunu çıkarmadan oturdu. Tarçın, vanilya ve çoktandır unutulmuş bir şeyin kokusu vardı. Uzun zamandır ilk kez bir şeyleri tartışmak, açıklamak, anlamlandırmak istemiyordu. Sadece bu akşamı yaşamak istiyordu. Kendi için. Rol yapmadan. İzleyensiz.

Emre, iki gün sonra yazdı ona. Abartısız. Sadece: “Neredesin?” Sanki rastgele, sanki özlemden değil de alışkanlıktan. “Yaşıyorum” diye cevapladı. Noktasız. Duygusuz. Öylesine. Bir daha yazmadı. O da beklemedi. İstemediğinden değil, hayatında ilk kez hissettiği bir şey yüzünden: beklemeyebilirdi.

İki hafta geçti. Sonra bir ay. Şehrin kenarında, büyük pencereli ve sabahları martıların çığlık attığı bir park manzaralı bir ev tuttu. Sabah yürüyüşlerine başladı – gerektiği için değil, bedeni hareket istediği için. Her gün defterine üç satır yazma alışkanlığı edindi. Duygular hakkında değil. Sadece – gördükleri. Kimin gülümsediği. Neresinin sessiz olduğu. Kasiyerin ellerinin nasıl göründüğü. Tramvayda ne koktuğu. Anı yaşamanın yolu idi bu, her şeyin ilk kez olduğu, alışkanlıksız, Emre’siz.

Bazen Emre’yi düşündü. Öfkeyle değil. Hasretle değil. Sadece – bir zamanlar nefesleri aynı tempoda olan biri olarak. Aynı filmleri izledikleri, aynı küçük şeylere güldükleri biri. Sonra herkes kendi ekranına baktı. Birlikte oldukları. Sonra oldukları. Ve bitti. Dram olmadan. Final olmadan. Yüksek sesli sözler olmadan. Sadece olduğu gibi. Bir şarkının odada, kimse “tekrar”a basmadığında sonlanması gibi. Sessiz, öylece.

Bazen ihtiyaç duyulan şey, “geri gel”, “anla” ya da “duy” değildir. Bazen ihtiyaç duyulan tek şey, birinin senin yerine konuşmasını beklemeyi bırakıp kendin konuşmaya başlamaktır. Belki güvensizce. Belki hemen değil. Ama yüksek sesle. Kendini yeniden duymak için. Var olmak için.

Rate article
Lifequest
Sakin Ol, Olduğu Gibi