Ayşe, evin içinde bir aşağı bir yukarı dolanıyor, içinde bir türlü huzur bulamıyordu. Kaç gündür Erdem eve geç geliyordu. Dün ise sabaha karşı ancak dönmüştü. “En azından arar da beni merakta bırakmazdı,” diye çıkışmıştı ona. Tartışmışlardı. Şimdi yine bekliyor, adımlarıyla odanın bir ucundan diğerine geçiyor, sürekli saate bakıyordu.
“Seviyorum tabii onu… Ama bir telefon etseydi ya… Er geç evlenecek. Alışmam lazım. Üstelik kim bilir nasıl bir gelin gelecek başıma, dertler katlanacak. Ah, düşünmesem daha iyi. Kendi başının çaresine bakabilecek yaşta ama yine de içim acıyor.” Ayşe, kendini bu düşüncelerden alıkoyamıyordu.
Eskiden, yetişkin oğullarını fazla koruyup kollayan annelere gülerdi. Şimdi ise kendisi de onlardan farksız olmuştu. Oğlunun tanıştırdığı bütün kızları, Erdem’e layık görmemişti. Tüm anneler gibi, “Evleneceği kızı seçerken benimle istişare etmeli,” diye düşünüyordu. Sonuçta o, oğlunun neye ihtiyacı olduğunu daha iyi biliyordu. Bu düşünceler beynini kemiriyor, bir türlü susmuyordu. Keşke Erdem bir an önce gelse…
Kapıdaki anahtar sesiyle irkildi, hâlbuki bekliyordu ve her sese kulak kesilmişti. “Sonunda!” Girişe koştu, ancak yarı yolda durdu, mutfağa geçti ve masaya oturup ellerini önünde kavuşturdu.
“Anne, niye uyumadın hâlâ?” Erdem kapıda durmuş, ona bakıyordu.
“Merak ettiğimi biliyorsun. Bir telefon edebilirdin,” diye sitem etti.
“Anne, ben yetişkin bir adamım. Her adımımı sana rapor etmek zorunda değilim.”
“Neredeydin?” Ayşe meydan okuyan bir bakışla baktı.
“Esra’daydım.” Erdem’in sesi bu kez yumuşamış, daha alçalmıştı.
“Yine yeni bir kız, üstelik sonuncusu olacağını da sanmıyorum. Ama annen bir tane,” dedi Ayşe, kıskançlığını gizleyemeyerek.
“Yeni mi? O da tıpkı sen gibi bir tane, anne.” Erdem yanına geldi, eğilip yanağından öptü. “Ona kötü laf etme. Sonra kavga ederiz, yine sen pişman olursun. Hem, hiç kız arkadaşım olmadan nasıl eş seçecektim? Sen de hep derdin ki, ‘İlk karşılaştığınla hemen evlenme.’ Demez miydin?”
“Derim tabii,” diye onayladı Ayşe. “Anladığım kadarıyla, eşini seçmişsin bile?”
Erdem çömelerek annesinin yanına oturdu, yüzüne baktı. Ayşe’nin yüreği şefkatle doldu. Babasına ne kadar da benziyordu! Aynı bakış, aynı gülüş…
“Seçtim anne,” diyerek başını dizlerine gömdü.
“Öyleyse beni onunla tanıştırsaydın bari,” dedi Ayşe, artık daha sakin.
“Elbette tanıştıracağım, ama…” Erdem başını kaldırdı.
“Ama ne? Yoksa bir sakıncası mı var?” Ayşe, oğlunun eve başıboş birini mi getireceğini merak etti. Çocukken sokaktan toplayıp eve getirdiği yavru kediler ve köpekler gibi…
Hayvanlara merhamet iyi bir şeydi tabii. Ama hepsini besleyip büyütemezsin ki. O zamanlar alerjisi varmış gibi yapar, hapşırırdı. Erdem de bulduğu yavruları alır, bir yerlerErdem’in gözlerindeki kararlılığı görünce Ayşe iç çekti ve yavaşça, “Tamam oğlum, seni anlıyorum,” diyerek oğluna sarıldı.




