“Adı Kardeşim”
“Ver onu! Yapma! Canını acıtıyorsun!” diye hıçkıra hıçkıra ağlıyordu Elif, kediyi elinden alan çocuğa yumruklarını savuruyordu. Tüm gücüyle vuruyordu ama bir işe yaramıyordu. Çocuk sadece gülüyor, küçük bedeni ellerinde sımsıkı tutarken daha da sıkıyordu. Elif, başka ne yapacağını bilemeyip çocuğun kolunu ısırdığında hemen savrulup yere düştü. Ağzında metalik bir tat, çenesinden sıcak bir şeyler akıyordu. Yüzünü avucuyla sildi, ellerinin kırmızı olduğunu görünce gözlerini sıkıca kapadı ve avazı çıktığı kadar bağırdı:
“Yardım edin!…”
Çağrısı, tuhaf bir şekilde, duyuldu. Çocuğun “Ah!” diye bağırdığını duyunca gözlerini açtı. Düştüğü yerden pek bir şey göremiyordu ama kirli spor ayakkabılarıyla havaya kalkan çocuğu görebilmişti. Saldırgan yere yuvarlandı ve öfkeyle haykırdı:
“Sen nesin, deli mi?!” Artık sesi eskisi gibi küstah değildi.
“Senin aklını başına getireceğim! Defol buradan! Bir daha seni burada görmeyeyim! Ona bir daha dokunursan benimle uğraşırsın, anladın mı?”
Elif’in henüz görmediği kişinin sesi sakindi, hatta biraz tembel gibiydi.
Elif başını çevirdi. Ne bela bu ya! Bir tane daha! Ama görünüşe göre onu savunmuştu, ne olacağını bilmiyordu. Gözlerini hızla gezdirirken… İşte oradaydı! Küçük tüy yumağı hareketsiz yerde yatıyordu. Elif, ayağa kalkmadan sürünerek yanına gitti ve dokundu. Nefes alıyordu! Küçük bedeni dikkatlice kaldırıp göğsüne bastırdı. Kaçmalıydı! Anneanneye gitmeliydi. O yardım ederdi. Ama bacakları bir türlü dinlemiyordu…
“Küçük, nasılsın? Ah, Allah aşkına! Çok mu kötü?”
Yanına gelen çocuk, saldırganından daha büyüktü. Sivri hatlı, biraz beceriksiz görünümlü bir genç, Elif’in gözlerini yakalamaya çalışıyordu.
“Göreyim seni! Dudak mı ısırdın, dil mi?”
“Bilmiyorum…”
“Tamam, hallederiz. Kalkabilir misin?”
Elif başını iki yana salladı. Geç gelen tepki onu kaplamıştı ve tekrar hıçkırarak ağlamaya başladı.
“Hey! Ağlama! O gitti zaten. Bir daha sana dokunamaz. Bir daha denerse bana söylersin, tamam mı? Peki bu ne?”
Kirli, tırnakları kırık eli kediyi almaya uzandı ama Elif küçüldü, onu saklamaya çalışırken daha da yüksek sesle ağladı…
“Tamam, tamam, dokunmuyorum! Korkma!”
Elif sakinleşmeye çalışıyordu ama bir türlü başaramıyordu.
Bugün anneannesiz bahçeye çıkmamalıydı. Hem de nasıl yalvarmıştı! Oysa büyümüştü, bir yıl sonra okula başlayacaktı. Herkes tek başına oynuyordu, sadece o anneannesiyle çıkıyordu.
“Elifçiğim, beni de gezdiriyorsun.” diye şakalaşıyordu Ayşe Hanım. “Sen oynuyorsun, ben de komşularla oturuyorum. Nesi kötü?”
“Ama herkes senin beni izlediğimi biliyor!”
“Ee, kötü mü?”
“Ben artık büyüdüm!”
“Kim diyor ki değilsin? Sen bana bakıyorsun, ben sana.”
“Ben tek başıma istiyorum!” diye suratını astı Elif. Ayşe Hanım gülümsedi. Babasının huyları işte… Oğlu da böyleydi. Hep kendi başına hareket ederdi. Ama o erkekti, buradaysa bir kız çocuğu vardı.
“Peki, annen ne derse öyle yaparız, olur mu?”
“O hiç izin vermez ki!”
“Sen sordun mu hiç?”
Elif başını salladı. Annesi çok sertti. Hastanede çalışıyordu, cerrahtı. Orada disiplin şarttı. Yoksa hastalar dinlemezdi. Peki ya Elif? O hasta değildi ama annesi ona karşı da çok katıydı. “Hayır” dedi mi, bir daha sorulsa da izin vermezdi. Ama anneannesi haklıydı, Elif hiç sormamıştı. Denemeliydi. Olmazsa anneannesiyle çıkacaktı.
Annesi, Elif’in anneannesiz bahçeye çıkmasına izin verdi.
“Büyüdün, haklısın. Ama şöyle yapalım. Bana güvenebileceğini kanıtlamalısın. O zaman seni yeterince büyük kabul ederim, tamam mı?”
“Peki. Ne yapmam gerekiyor?”
“Bak. Seni anneannesiz bahçeye bırakacağım ama bana söz vereceksin, oradan ayrılmayacaksın. Ve anneannen seni pencereden görebilecek şekilde oynayacaksın.”
“Yan bahçedeki salıncaklara da gidemez miyim?”
“Elif, orası nerede?”
“Yan bahçede…”
“Ben sana ne dedim? Olur mu? Düşün.”
“OlElif, Max’in elini sıkıca tuttu ve gözlerindeki gururla, “Artık hep yan yana olacağız, adımız kardeş çıktı,” dedi.




