“Merhaba Anneciğim,”
Taksi, sonbahar yağmurunun ıslattığı yolda sessizce ilerliyordu. Yaşlı şoför, şehrin tanıdık sokaklarında ağır ağır direksiyon sallarken, araç aynasından arka koltuktaki yolculara gizlice bakıyordu.
Genç bir kadın, kucağında altı aylık bir bebek tutuyordu. Bu yüzden, müşterilerin verdiği adres—bir çocuk yuvası—şoförün içinde hafif bir tedirginlik yaratmıştı.
Çift mutlu görünüyordu: erkek, uzun boylu, yakışıklı bir hava kuvvetleri yüzbaşısı; kadın ise mavi gözlü, sarılı saçları omuzlarına dökülen genç bir anne…
“Tolga, çiçekleri unutma!” diye hatırlattı kadın, askere dönerek.
“Biliyorum, Elif, biliyorum,” diye gülümsedi yüzbaşı, ardından şoföre döndü: “Amca, çiçekçinin önünde durur musunuz?”
Asker arabadan indi, rüzgâra aldırmadan çiçekçiye yürüdü. Şoför, onu uzaktan izledikten sonra kadına sordu:
“Kocanız mı?”
“Kocam,” diye gülümsedi kadın, bebeğin şapkasını düzeltirken.
“Çocuğunuz çok güzel, siz de öylesiniz, her şey yolunda gibi. Peki neden çocuk yuvasına gidiyorsunuz?” diye sordu şoför, sesinde hafif bir yargılama tonuyla.
Genç anne önce anlamadı, sonra sözün ardından yatan anlamı fark edince gözleri fal taşı gibi açıldı:
“Aman Allah’ım!.. Ne düşündünüz öyle?”
“Yok, öyle bir şey demedim… Bu devirde her şey oluyor,” dedi şoför, sonra tatlı bir gülümsemeyle ekledi: “Neden gidiyorsunuz peki?”
“Ben orada büyüdüm. Yedi yıl… Sonra beni evlat aldılar. Kocam Tolga da dört yıl aynı yuvada kaldı.”
“Ayşe Hanım’ın yuvası mı?” diye gülümsedi şoför. “Demek öyle! Trenden iner inmez ona mı gidiyorsunuz? Aferin size!”
“Onu tanıyor musunuz?” diye şaşırdı kadın.
“Tanımayan mı var?”
Şoför uzun bir hikâyeye dalacaktı ki taksi kapısı açıldı ve yüzbaşı, kollarında kocaman bir gül demetiyle içeri girdi.
“Elif, bak bu şehirde ne mucizeler var!” diye gururla güldü asker.
“Tolgacığım!” diye hayranlıkla gülümsedi Elif. “Bana bile böyle güller almadın!”
“Kızma,” diye savundu Tolga, “diyorum ya, böyle güller sadece bu şehirde! En son birlikte ne zaman gelmiştik buraya?”
“Birlikte mi? On bir yıl önce…”
—
Ayşe Hanım, ofisinde puşusuna sarınmış, masasında oturuyordu. Bina sıcaktı ama puşu öyle yumuşak, öyle rahattı ki çıkarmaya kıyamıyordu.
Nadir bir sakinlik vardı: büyük çocuklar okuldaydı, küçükler öğle uykusundaydı. Sessizliği sadece mutfaktan gelen tabak sesleri bozuyordu.
Fotoğraf albümünü karıştırıyordu. Çocuklar, gençler… Hepsinin adını hatırlıyor, hepsine çocukluktaki lakaplarıyla hitap ediyordu: “Can’ım, Efe’ciğim, Zeyno’m…”
Sonra Elif’in fotoğrafını gördü—artık “Yılmaz” değil, “Demir” olmuştu. Onu evlat alan Hüseyin Bey ne iyi bir insandı…
Bir de Tolga. Neredeydin Tolga? Harp Okulu’nu bitirmiş, pilot olmuştu. Hayali veteriner olmaktı, tıpkı Murat Bey gibi…
Koridordan gelen ayak sesleriyle irkildi. Kapı çalındı:
“Girin!.. Aman Allah’ım! Kocaman bir gül demeti! Arkasında kim var acaba?”
“Tolga! Tolga’cığım, benim oğlum!” Çiçekler yere düştü. “Neredeydin bu kadar zaman?”
“Ayşe Hanım, işte buradayım. Yazamadım, biliyorsunuz koşturmaca… Yalnız değilim. Karım Elif… Ve kızımız—Ayşe.”
“Elif… Elif’im! Gerçekten sen misin? Tolga, kızını al da kocaman sarılayım ona!”
Duygular yatıştıktan sonra, misafirler montlarını çıkardı, uyuyan bebeği koltuğa yatırdılar ve sohbete daldılar.
“Nasıl dayandınız bu kadar ayrılığa?” diye sordu Ayşe Hanım. “Hüseyin Bey benden hep övgüyle bahsetti senin için, Tolga.”
“Elif’e söz verdim, Ayşe Hanım. Ben sözümü tutarım.”
“Bunu daha önce de duymuştum,” diye güldü Ayşe Hanım. “Peki ya sen Elif’çiğim?”
“Çok mutluyum, Ayşe Hanım!” dedi Elif, içtenlikle. “Tıp fakültesini bitirdim. Artık çocuk doktoruyum. Tolga’yla hep yan yana olduk, ayrıyken bile… İşte kızımız, Ayşe… İsmini tartışmadık bile!”
“Merhaba Ayşe’ciğim,” diye eğildi Ayşe Hanım bebeğin üzerine. “Allah mutlu etsin. Kızını görmeye dedesi de gelmiş mi?”
“Henüz değil, Ayşe Hanım, önce size geldik…”
“O zaman beni arayıp haber versinler. Hüseyin Bey ve Gülşen Hanım’ın kalbi dayanmaz bu sürprize!” diye güldü. Sonra Tolga’ya döndü:
“Hadi, Anneciğim’le selamlaş artık. Uzun zamandır seni izliyor.”
Tolga arkasına döndü ve donakaldı. Bir metre ötede, üç renkli bir kedi ona bakıyordu. İçi sızladı, tıpkı terk edilmiş bir evde onu ilk gördüğü gün gibi…
Kedi yavaşça göz kırıKedi yavaşça göz kırptı, sonra usulca Tolga’nın kucağına atladı, başını onun omzuna dayayarak tatlı tatlı mırıldanmaya başladı, sanki hiç ayrılmamışlar gibi.




