**Günlük**
Bugün gözlerimi kapatıp yatağıma uzandım. Karşıdaki yatakta Elif, bacaklarını bağlayıp oturmuş, ders kitabını yüksek sesle okuyordu. Telefonumun popüler melodisiyle çalmasıyla Elif, kitabı kapatıp bana sert bir bakış attı.
İsteksizce konuşmaya başladım. Bir anda yatağımın kenarına oturmuş, sonra telefonu bırakıp ayağa fırlamış, daracık odada dolaptan eşyalarımı alıp spor çantama tıkıştırıyordum.
“Nereye gidiyorsun? Ne oldu?” diye endişeyle sordu Elif.
“Komşu aradı, annemi hastaneye kaldırmışlar, kalp krizi geçirmiş,” dedim, çantanın fermuarını çekerken kapıya doğru yürüdüm. Orada asılı ceketlerimiz ve ayakkabılarımız duruyordu.
“Yarın sınav var. Hastanede doktorlar ona bakar. Sınavı verir, sonra gidersin,” diyerek yataktan kalktı ve botlarımı giymemi izledi.
“Elif, dekana durumu anlatırsın, ben döndüğümde hallederim. Sınavı dönem sonunda veririm. Otobüsüm kırk dakika sonra kalkıyor.” Ceketimin fermuarını çekerken konuşmaya devam ettim.
“Annene ne olduğunu haber ver,” diye seslendi Elif, ama ben çoktan odadan fırlamıştım. İnce kapının ardından uzaklaşan topuk sesleri duyuldu.
Elif omuz silkti ve odaya döndü. Yatağımda telefon şarj cihazımı görünce kapıp peşimden koştu.
“Ebru! Ebru, dur!” diye bağırarak merdivenlerden indi.
Giriş kapısı şiddetle çarptı. Elif üç basamak birden atladı, kapıyı itti ve neredeyse dışarı fırlayacaktı.
“Ebru!”
Ardıma dönüp Elif’in elindeki kabloyu görünce geri döndüm.
“Sağ ol.” Tekrar koşmaya başladım.
“Soylu, burada ne yapıyorsunuz? Biri neredeyse kapıyı kıracaktı, diğeri çıplak ayakla dışarı fırladı. Kendinizden geçtiniz mi?” diye bağırdı nöbetçi kadın, masadan kalkarak.
“Özür dilerim, Zehra Hanım, biz öyle şeyler yapmayız,” dedi Elif, ayaklarını birbirine vurarak. Çıplak ayaklarına, botlardan dökülen kum ve küçük çakıl taşları batıyordu.
“Ebru’nun annesi hastaneye kaldırıldı. Üşüdüm, gidebilir miyim?” diyerek cevap beklemeden merdivenlerden yukarı koştu.
“Aman Allah’ım!” Zehra Hanım ağırca koltuğa oturdu ve elini kalbine götürdü. “Allah korusun!”
Elif odaya döndü, ayaklarındaki kumu silkeledi, etrafa saçılmış eşyaları topladı, terliklerini giyip su ısıtmak için mutfağa gitti. Yarın sınav vardı, sıcak çayla ısınacak ve dersine geri dönecekti.
Akşam olmuştu ki kapıya hafifçe vuruldu.
“Kim o?” diye seslendi Elif, ama cevap gelmedi. İç çekerek yataktan kalkıp kapıyı açtı.
“Merhaba!” Karşısında, elinde küçük bir buket çiçekle Murat duruyordu.
“İçeri gel.” Murat içeri adım atınca, Elif Ebru’nun memlekete gittiğini söyledi.
“Yarın onun sınavı var,” dedi şaşkınlıkla Murat.
“Ben dekana durumu anlatırım, dönem sonunda sınava girer,” dedi Elif, gözlerini buketten alamayarak.
“Bunlar sana,” diyerek çiçekleri uzattı Murat.
“Teşekkürler. Çay ister misin?” diyerek çiçekleri alıp pencereye yöneldi.
“Su alayım, sen üstünü çıMurat, çiçeklerin kokusuna dalıp geçmişin ağırlığını hissederken, hayatın beklenmedik dönemeçlerinde yolların nasıl kesiştiğini düşündü.




