Birine Neden Gerek?

“Tek başına bunu neden istiyorsun ki?”

“Beni duygusuz mu diyorsun? Ben mi? Sen önce korunmayı unuttun, sonra tüm nezâketi, şimdi de hamile karını evime getirip büyük oda istiyorsun! Nasıl buluyorsun bu durumu, ha, oğlum?”

Leyla sert konuşuyordu ama haklıydı. Saldırmak niyetinde değildi. Hayır, sadece kendini korumaya çalışıyordu.

Onur ise odada volta atıyor, sanki sinsice saldıracak zayıf nokta arıyor gibiydi. Yüzünden belliydi; suçlu olduğunu düşünmüyordu.

…Hepsi çok eskiden başlamıştı. Leyla ile rahmetli Vedat’ın ilk evlerine taşındıkları gün. Yatağı bile yoktu, şişme yataklarla başlamışlardı. Zamanla oğulları için ikinci bir daire alacak kadar biriktirdiler. Sonra da yazlık yaptılar. İki ailelik, torunlar bahçede, verandada oynasın diye…

Ama Vedat, Onur daha üniversiteye yeni başlamışken aramızdan ayrıldı. Kocası Leyla’ya her şeyi bırakmıştı: Birlikte çalışıp kazandıkları, mutlu anılar ve son ısı ve neşe kaynağı olan oğulları.

Onur mezun oldu, evlendi, taşındı. Leyla’nın bir torunu oldu. Mutluydu. Ta ki bir yıl sonra Onur boşanacaklarını söyleyene kadar.

“Karakterlerimiz uymadı. Onunla yaşayamam,” demişti, sanki sokaktan aldığı bir köpekten bahsediyormuş gibi. “Neyse, anlaştık… Baba olduğum için daireyi ona verdim. Karşılığında da nafaka istemeyeceğine söz verdi.”

Leyla iki elini başına koydu.

“Aferin. Tam bir şövalye. Cebinde rüzgâr. O evi sen mi almıştın?” diye çıkıştı.

O zaman bile, bu “cömertlik gösterisi”nin bedelini kendisinin ödeyeceğini hissetmişti. Ve yanılmamıştı.

Kısa süre sonra oğlu, bu sefer yeni eşiyle geldi. Ve kız zaten hamileydi.

Bir süreliğine kalmak istediler. Leyla başta itiraz etmedi.

İyi niyetli olmaya çalıştı. Yemek yaptı, banyodaki havluları kendi değiştirdi, onların çamaşırlarını asarken bile yardım etti. Hatta bir alışkanlık edinmişti; “Ya Elif acıkırsa?” diye ocakta fazladan yemek bırakırdı.

Ama çok geçmeden bir teşekkür bile duymayacağı belli oldu.

Elif çalışmıyordu, “Hamileyim, olmaz,” diyordu. Leyla tartışmıyor, anlayış göstermeye çalışıyordu ama içten içe katılmıyordu.

“Ben olsam en az yedi aya kadar çalışırdım,” diye dert yanıyordu arkadaşı Sevgi’ye. “Evleri yok, Vural’ın maaşı fena değil ama yetersiz. Kiminle evlendiğini görmeliydi. Tek başına altından kalkamayacağını bilmeliydi. Ama tembellik ediyor.”

“Ah, Leyla, biraz anlayışlı ol. Sonuçta hamile bir kız…” diye yatıştırıcı cevap verdi Sevgi.

“Hamileymiş! Ben de doğurmuşluğum var, ne olduğunu biliyorum. Önce kafasını çalıştırsaydı. Ağır hasta değil ki, zehirlenmesi bile yok. Rahatına bakıyor. Sence sonra kime koşarlar bebek arabasına para yetmediğinde?”

“Biraz sabret, belki düzelir. Çocuğu kreşe verir, çalışmaya başlar…”

“Yok artık. Ne kreşi? Birkaç aylığına gelmişlerdi,” diye kendini avutuyordu Leyla.

Temizlik de işkenceye dönmüştü. Oğlunun odası ince bir toz tabakasıyla kaplıydı. Leyla bulaşıkları yetiştiremiyordu; lavaboda sürekli bir şeyler birikiyordu. Çay bardakları hiç yıkanmıyordu. Onur’un odasında kalıyor, zamanla kir tabakasıyla kararıyordu.

Leyla sabretti. Önce gözlemlemeyi, sonra harekete geçmeyi severdi.

Onur ise, ne yazık ki, kendi dünyasına çekilmiş gibiydi. Akşama kadar işte kalıyor, eve geldiğinde ya telefonuna gömülüyor ya da Elif’in karnını öylesine okşayıp apartman önünde sigara içmeye çıkıyordu. Uzun uzun, telefonuyla oyalanarak komşularla boş lakırdılar ediyordu.

Böyle giderse para birikmeyeceği belliydi.

“Anne, odaları değişsek mi? Bizimkinde beşik bile sığmıyor,” diye attı bir gün, tuz istemiş gibi rahatça.

Leyla birden ne diyeceğini şaşırdı. Üç saniyede aklından bir ömür geçti. Vedat’la duvar kâğıtlarını nasıl sevinçle değiştirdikleri, perdeleri nasıl seçtikleri, kocasının gülümseyerek “Bizim evimiz kale gibidir,” dediği…

Şimdiyse biri o kaleyi yıkıp enkazından kendine yuva kurmaya çalışıyordu.

“Bebeğe daha dört ay var. Siz bende geçici olarak kalmıyor musunuz, değil mi?”

Gözlerini kaçırdı. Elif arkasını döndü. Ve anlaşıldı: Geçici değillerdi. Yavaşça buraya yerleşiyorlardı. Kararlarını çoktan vermişlerdi.

Oğlu birkaç kez daha konuyu açtı. Leyla geri adım atmadı.

Bir hafta sonra daha büyük bir kavga patlak verdi. Onur kahvaltı sırasında öylesine attı:

“Yazlığı satmaya ne dersin? İlk taksit için yeter.”

İyi ki Leyla o sırada oturuyordu. Bu artık rica değil, açık bir talep olmuştu.

“Oğlum, babanla bir ömür o ev için çalıştık. Baban projeyle bizzat ilgilendi, emek verdi. Bir de onu satmam çünkü sen mal mülk idaresini bilmiyorsun.”

“Yani sana ne lazım? Sonuçta artık sensin. Satarsak kredi çeker, ayrı eve çıkarız, herkes rahat eder.”

Leyla gözlerini faltaşı gibi açtı. Böyle bir darbe beklememişti. Vedat’ın yokluğunu hâlâ derinden hissediyor, bazen geceleri ağSabah olduğunda Leyla, artık yalnızlığın yükünü değil, özgürlüğün hafifliğini taşıdığını fark etti.

Rate article
Lifequest
Birine Neden Gerek?