– Ayşegül’üm, nihayet evleniyorsun, – diyerek gülümsedi Meryem Hanım kızına. – Cem’in sana evlenme teklif etmesine çok sevindim! Biliyor musun, günümüz erkekleri ne kadar sorumsuz? Hepsi uzun süre gezmek istiyor, evlenmeye pek niyetleri yok. Ama Cem öyle değil, onu sıkı tut.
– Anne, ben de pekala aranılan bir gelin adayıyım, – şakayla karışık cevapladı Ayşegül. – Hem güzelim, hem akıllıyım, bir prensi hak ediyorum.
– Aman, prens falan, – güldü Meryem Hanım. – Unutma ki 35 yaşındasın ve bu senin son şansın sayılır.
Ayşegül için “son şans” ifadesi küçültücüydü. Ama annesiyle tartışmadı; tek kızının geleceği için ne kadar endişelendiğini biliyordu. Zaman geçiyor, ama Ayşegül’ün etrafında talipler birikmiyordu. İşte Meryem Hanım da kızının hiç evlenmeyeceğinden ve torunları göremeyeceğinden korkuyordu.
Düğün iki hafta sonra yapılacaktı. Her şey planlanmıştı: şehrin en iyi restoranında rezervasyon yapılmış, davetiyeler gönderilmiş, gelinlik seçimi tamamlanmıştı. Yine de Ayşegül hâlâ hangi elbiseyi giyeceğinden emin değildi ve birkaç gün sonra tekrar prova yapmaya gidecekti.
Tam o sırada kapı çaldı ve Meryem Hanım, “Cem geldi!” diyerek sevinçle misafirini karşılamaya koştu.
– Merhaba, Meryem Hanım! Merhaba, Ayşegül! – diye selamladı Cem. – Bugün de boş gelmedim tabii. Size, Meryem Hanım, bir kutu çikolata getirdim. Ayşegül’e de bir buket çiçek.
– Yok artık, zahmet etmişsin, – diyerek gülümsedi Meryem Hanım. – Hâlâ şaşırıyorum, kızım nasıl böyle harika bir adamla tanışabildi! Sizin hiçbir eksiğiniz yok gibi geliyor bana! Buyurun, Ayşegül odasında sizi bekliyor.
Ayşegül, Cem’le sadece altı aydır görüşüyordu. Kendisi de şaşırıyordu; neden onun dikkatini çekmişti ki? Cem belediye de bir yöneticiydi, Ayşegül ise sadece bir okulda müzik öğretmeniydi. Tanıştıkları ilk günden itibaren Cem, niyetinin ciddi olduğunu ve kendisine layık bir eş aradığını belli etmişti.
Cem, ciddi, güvenilir ve Meryem Hanım’ın deyimiyle “her yönden kusursuz” bir adamdı. Ayşegül’den sadece beş yaş büyüktü ama ona ismiyle değil de “Cem Bey” diye hitap etmek geliyordu içinden.
– Ayşegül, işte sana laleler. Gördüğün gibi seni hiç unutmuyorum ve mutlu etmek istiyorum, – diyerek biraz tepeden bakan bir ifadeyle konuştu Cem. – Düğün için her şey hazır mı kontrol ettin mi?
– Çiçekler için teşekkürler. Düğünle ilgili her şey yolunda gibi. Sadece elbiseyi seçip ayakkabı almayı kaldı.
– Bak, düğün gününde herkesin beğenisini kazanmalısın, özellikle de akrabalarımın, – dedi sert bir şekilde. – Parayı düşünme, bir şeye ihtiyacın olursa hiç çekinmeden al.
Bu sözlerle Cem, cüzdanından bir miktar lira çıkardı ve komodinin üzerine bıraktı:
– Al, bunlar düğün masrafları için. Ayrıca, gelecek hafta bir gün anneme uğra. Bana en sevdiğim yemeklerin tariflerini verecek. Aile hayatımız kavgalarla başlamasın diye senden ricam, ondan biraz ev işleri dersi alman.
– Cem, 35 yaşında olduğumu unuttun mu? – diyerek gülümsedi Ayşegül. – Genelde bu yaşa gelen kadınlar ev işlerini bilir. Üstelik şimdi romantik bir dönemdeyiz, bırak bu tencere tava işlerini.
– Hayır, Ayşegül, annemden mutlaka öğrenmelisin. Onun evi her zaman tertemiz olur, yemekleri de harikadır. Düğünden sonra bize gelip de sana laf etmeye başlarsa hiç hoş olmaz.
Ayşegül, mutlaka uğrayacağına söz verdi ve Cem, önemli işlerini öne sürerek ayrıldı. Nedense Ayşegül’ün içine bir hüzün çöktü. Hafiflik, romantizm ve tatlı sözler istiyordu. Ama Cem her zaman sert, kısa konuşan ve duygularını göstermekten kaçınan biriydi.
Ertesi gün, Ayşegül gelinlik provasına gitti. Salonda çok fazla durmadı, danışmanların ilk önerdiği elbiseyi kabul etti. MoralAyşegül, yıllar sonra kendi müzik okulunu açtı ve hayatının aşkını beklerken, bir gün bir konserde tanıştığı genç bir piyanistle göz göze geldiğinde, asıl mutluluğun hiç beklemediği bir anda kapısını çalabileceğini anladı.




