“- Aaa, Nazlı, ne şanslıyım ki seni kapıda yakaladım! Yoksa dağ gibi merdiven çıkacaktım!” diye nefes nefese konuştu Antalya Hanım, gelini Nazlı’ya.
“Merhaba!” dedi Nazlı biraz şaşırarak, kaynanasını kapıda görünce.
Aralarında kötü bir ilişki yoktu aslında. Sadece kaynana pek sık ziyarete gelmezdi çünkü tüm zamanını kızı Gülşah’a adamıştı.
“Nazlı, on bin lira versene. Gülşah’la Yiğitçiği kaplıcaya gönderiyoruz. Bir şeyler alınacak, başka şeyler lazım… Fiyatlar uçmuş vaziyette! Sen de anlarsın ya…” dedi kaynana, gözlerini devirip tık tık diye dilini damağına vurarak.
Nazlı içten içe kaynadı. Sanki bin kez aynı cümleyi kurmuştu kafasında: “Ben bankamatik değilim ya!” Bunu hem kaynanasına hem de Gülşah’ın yüzüne haykırmak istiyordu. Ama bir türlü cesaret edemiyordu. Antalya Hanım, kocası Ali’nin annesiydi, torunları Elif’in babaannesi. Açıkça söylese, kavga çıkacak, aile içinde huzursuzluk olacaktı. Ali’yi üzmek istemiyordu, çünkü böyle bir tartışmada o, karısıyla annesi arasında kalırdı. İşte bu yüzden Nazlı sessiz kaldı. Ama artık dayanamayacağını da biliyordu. Kaynanasına bakarak, duyguları kabarıyordu ama yine de çaresizce çantasına uzanıp cüzdanını çıkardı…
—
Nazlı işten kötü bir ruh haliyle dönüyordu. Stresli bir denetim, müdür herkese bağırıp çağırıyordu, iki saat fazla mesai yapmış, sonra markete uğramış, şimdi de akşam yemeği hazırlayıp Elif’in ödevlerine bakacak, yarınki kıyafetleri hazırlayacaktı…
Yorgun adımlarla merdivenleri çıktı, anahtarıyla kapıyı açtı.
“Anne, merhaba! Yarın ‘çevre’ dersinden kuşlar hakkında proje yapmamız gerekiyor. Bana yardım eder misin?” diye sevinçle karşıladı dokuz yaşındaki Elif.
“Tabii, Elif’ciğim. Hemen üstümü değiştirip yemeği hazırlayayım, sonra bakarız.”
Nazlı çantalarını mutfağa bırakıp odaya geçti.
“Ah Nazlı, senin geldiğini duymadım bile. Yine mi işte sorun çıktı?” diye sordu kocası Ali.
“Evet, yine denetim, her zamanki gibi!” diye elini salladı Nazlı.
“Bak, anneme beş bin lira gönderdim. Yiğit’e baharlık mont alacaklarmış.”
“Ali, artık yeter olmaz mı?! Sonuçta Yiğit’in bir babası var, o alsın montunu! Neden onların sorunları sürekli bizim başımıza bela oluyor?!” diye öfkelenmeye başladı Nazlı.
“Nazlı, ne diye hemen geriliyorsun? Durumlarını biliyorsun ya…”
“Ne durumu, Ali?!” diye bağırmamak için kendini zor tuttu.
“Gülşah iş bulamıyor, eski kocası nafaka ödemiyor, annem de emekli maaşını onlara yediriyor… Biz bir mont alsak ne olur sanki? İkimiz de çalışıyoruz ya…”
“İşte ondan bahsediyorum, Ali! İkimiz de çalışıyoruz! Neden kendi çocuğumuzdan feragat edip bu parayı başka bir aileye veriyoruz? Açıkla bana!” diye yüzü kıpkırmızı oldu Nazlı’nın.
“Nazlı, lütfen boş yere tartışmayalım… Gel, yemekte yardım edeyim.”
—
Gülşah, Ali’nin küçük kız kardeşiydi. Beş yıl önce “varlıklı iş adamı” Serhat’la evlenmişti.
“Aa, Gülşah’la Serhat yine Antalya’ya uçtu! Nasıl lüks bir otelde kalıyorlar bir bilsen! Sen ise Nazlı, bütün gün o muhasebecilikte çalışıyorsun, ne faydası var!” diye hava atmayı hiç kaçırmazdı Antalya Hanım.
Sonradan ortaya çıktı ki “iş adamı” ve eşi lüks bir hayat için kredi çekmişler. Parayı çarçur etmişler ve işler karışmış…
Önce birbirlerine hesap sormaya başladılar. Sonra bankadan tehdit telefonları, dava tehditleri derken Serhat “kuzey illerine” kaçıp gitti.
Ama “iş adamı karısı” Gülşah, borçları ve küçük çocuğuyla kaldı. Antalya Hanım emekli maaşının bir kısmını kızının borçlarına yatırıyor, geri kalanla üç kişi geçinmeye çalışıyordu.
O zaman Nazlı ve Ali ilk kez yardım etmeyi kabul etmişti. Yiğit küçük olduğu için onlar faturalarını ödemiş, üstüne gıda yardımı yapmışlardı. Ama her seferinde daha fazla para istiyorlardı.
“Ne yapalım, fiyatlar mantar gibi büyüyor!” diye söylenirdi kaynana her gelişinde.
Nazlı ve Ali kendilerinden kısarak yardım ediyor, “aile bağları, sıkıntılı durum” diye düşünüyordu.
Ta ki Nazlı, bir gün kafede pastasını yiyen Gülşah’ı görünceye kadar!
“Gülşah, sen ne yapıyorsun burada?” diye donakaldı Nazlı, iş arkadaşlarıyla yemeğe geldiğinde.
“Ne yapacağım, alışverişten çıktım, bir kahve içeyim dedim. Ne var bunda?” diye omuz silkti Gülşah.
“Gülşah, biz size para veriyoruz, sen kafede takılıyorsun!”
“Eee, şimdi sen de herkesin önünde bana sadaka verdiğini mi yüzüme vuracaksın? Sen kafeye gelebiliyorsun da ben mi gelemem yani?” diye çıkıştı Gülşah, dudak büktü.
O akşam Nazlı, kaynanasından fırça yedi. “Nankör, cimri, aileyi bölüyorsun!” diye ne varsa söylendi.
“Antalya Hanım, Gülşah’ın kafeye gitmesine bir şey demiyorum. Ama önce bir iş bulsun, sonra istediği kadar banket versin!”
“Kızım, Nazlı haklı. Gülşah artık iş bulmalı. Yiğit de zaten büyüdüAntalya Hanım kapıyı çarpıp gitti ama o akşam Ali’nin telefonu çaldığında, “Gülşah’ın yeni tanıştığı adam da borç batağındaymış,” diye fısıldadı Nazlı, artık hiçbir şeye şaşırmayacağını bilerek.




