— Kızım, düşündünüz mü? Dün beyaz, deri döşemeli bir “Fiat” gördüm. Tam bir göz ziyafeti. Sadece bir milyon üç yüz bin liraymış, — dedi Ayşe Hanım sesine yapay bir rahatlık katarak, ama altında ince bir baskı hissediliyordu.
— Anne… — diye iç çekti Elif ve dizüstü bilgisayarını kapattı. — Konuşmuştuk ya. Ev kredimiz var, Zeynep her ay hasta. Ben sana nereden bir milyon bulayım? Daha uygun bir şey bak.
Yatak odasından çocuk çığlıkları geliyordu. Ahmet, Zeynep’le uğraşıyordu; kız çorap giymek istemiyordu. Saat sekizi yirmi dakika geçiyordu. Elif’in on dakika içinde işe çıkması gerekiyordu. Bu araba meselesi yine en olmaz zamanda patlak vermişti.
— Kredi çekin o zaman, — diye kayıtsızca cevap verdi Ayşe, önündeki kurabiye tabağını çekerek. — Gençsiniz işte, maaşlarınız da iyi. Cenaze parası istemiyorum, faydalı bir şey için diyorum.
Elif birden anneye döndü, yumruklarını sıkmıştı.
— Ödeyecek paramız yok anne! Havayla mı ödeyeceğiz? Beni duyuyor musun? Zaten bir ev kredimiz var.
Ayşe burnundan soluyup kollarını bağladı ve arkasını döndü.
— Hımm. Ahmet’in ailesinin arabası var, ben de her zamanki gibi kenarda köşede kalayım, öyle mi?
Bu sefer Elif’in sabrı taştı.
— Ahmet’in ailesinin arabası var çünkü kendileri aldılar. Eskisini sattılar, biriktirdiler. Kimseden bir şey istemediler. Sen daha yeni ehliyet aldın, şimdiden bir milyonluk “Fiat” mı istiyorsun?
— Peki neden bu yaşta ehliyet aldım biliyor musun?! — diye parladi Ayşe. — Çünkü seni büyüttüm, her kuruşumu sana harcadım, sana birikim yaptım! Şimdi fırsatım çıktı, kapı dışarı ediliyorum.
Elif, Ahmet’e baktı. O, kızının ayakkabısını giydirmeye çalışıyordu ve yorgun görünüyordu. Her zamanki gibi araya girmiyor, kendi hallerine bırakıyordu. Ama sıkılı dudaklarından belliydi ki bu tartışmalardan bıkmıştı.
— Anne, sen bana araba kullanmaktan korktuğunu söylemez miydin? Dinle, canavarlar değiliz. Ama altın kredi kartımız yok, — Elif’in sesindeki öfke yorgunluğa dönüştü. — Zaten sana her konuda yardım ediyoruz. Faturalarını ödüyoruz, ilaç parası veriyoruz, hediyeler alıyoruz…
Ayşe, bir tiyatro oyuncusu gibi ani bir hareketle kalbını tuttu, sanki o anda tansiyonunun yüksek olduğunu hatırlamıştı.
— Tamam, anladım sizi. Yani şimdi bana her kuruşumu başıma kakacaksın, öyle mi?
Elif derin bir nefes aldı, içindeki buharı boşaltır gibi. Ağzı kurumuş, avuçları terlemişti. Bu, araba konusundaki ilk tartışma değildi, ama bugünkü özellikle sertti. Her şey birbirine karışmıştı: uykusuzluk, kızının sürekli hastalıkları, iş, posta kutusundaki ödenmemiş faturalar…
Ve tam o sırada Ayşe, kızını tamamen çökerten o cümleyi patlattı:
— Peki ya ben Zeynep’e bakarsam? Hasta olduğunda. Sen de izin almadan çalışıp daha fazla kazanırsın. O zaman krediyi öderiz.
Elif birkaç saniyeliğine donakaldı.
— Bekle. Yani torununa sadece araba karşılığında mı bakacaksın? Normalde sağlığını bahane edip gelmiyordun, şimdi “Fiat” görünce mi iyileştin?
— Abartma, — diye homurdandı anne. — Sadece ortak bir yol arıyorum. Herkes mutlu olsun diye.
— Ortak yol iki tarafın da fedakârlık yapmasıdır. Sen sadece pazarlık yapıyorsun.
Ayşe ani bir hareketle döndü ve gidişe geçti.
— Tamam. Anladım sizi. Bensiz yaşayın bakalım. Sonra bana ihtiyacınız olunca da aramayın. Kendiniz halledin.
Elif peşinden koşmadı. Sadece pencere kenarına oturdu ve gözlerini kapattı, yaşananları sindirmeye çalıştı.
Ahmet yanına gelip elini omzuna koydu.
— Doğru olanı söyledin, — diye fısıldadı. — Tabii ki böyle olduğu için üzüldüm.
Evde tuhaf bir sessizlik oldu. Zeynep bile huysuzluğunu bırakmış, endişeyle kapıya bakıyordu.
— Anneanne gitti mi? Artık ona gitmeyecek miyiz?
Elif bilmiyordu. Kalbinde yorgunluk, öfke ve çocukça bir kırgınlık kabarıyordu. Annelerine o kadar defa sebepsiz yardım etmişlerdi… Şimdi de araba alınmayınca torununu görmeyecekti.
O kavgadan sonra iki ay geçti. Evde her şey yoluna girmiş gibiydi. En azından dışarıdan öyle görünüyordu. Zeynep anaokuluna gidiyordu, Elif işine devam ediyordu, Ahmet fazla mesai yapıp eve uğramıyordu. Kimse Ayşe’den açıkça bahsetmiyordu ama o yine de her yerdeydi: Zeynep’e aldığı oyuncaklarda, ördüğü çoraplarda, aile kekinin tarifinde.
Ve Zeynep özlüyordu. Önce sessizce, şaşkınlıkla. Sonra sorularla.
— Anne, anneannem gitti mi?
— Hayır, sadece… meşgul.
— Öksürdüğümde hep arardı. Şimdi aramıyor. Beni unuttu mu?
Elif gülümsemeye çalıştı, geçiştirdi, telefonunun bozulduğunu, işlerinin olduğunu söyledi. Ama sesindeki güvensizlik belli oluyordu, Zeynep’in kalbinde de yavaş yavaş endişe filizleniyordu.
Bir akşam işler kızıştı. Zeynep tabletini izliyordu, Elif bulaşıkları yıkıyordu. Normal bir gündü: Ahmet işte kalmıştı, ocakta çorba kaynıyordu, posta kutusunda ödenmemiş faturalar birikmişti.
— Anneannemi arayabil”Anneannemi arayabilir miyim?” diye sessizce sordu Zeynep, kapının eşiğinde durmuştu.




