Küskünlük

Bugün günlüğüme yazmak istiyorum çünkü içimde birikenleri dökmem lazım. Her şey annemle yaşadığımız o talihsiz tartışmayla başladı.

“Kızım, düşündünüz mü o konuyu? Dün beyaz, deri döşemeli bir ‘Renault’ gördüm. Tam bir göz alıcı. Sadece 300 bin lira,” dedi Gülşen Hanım, sesinde yapay bir rahatlık vardı ama altında baskı hissediliyordu.

“Anne…” diye iç çektim ve laptopumu kapattım. “Daha önce de konuştuk biz bunu. Kredi ödemelerimiz var, Elif her ay hasta oluyor. Sana 300 bin lirayı nereden bulayım? Daha uygun bir şey bak.”

Yatak odasından çocukların neşeli sesleri geliyordu. Okan, Elif’le uğraşıyordu; çorap giymek istemiyordu. Saat sabah 7:40’tı. On dakika sonra işe çıkmam gerekiyordu. Bu araba meselesi yine en kötü zamanda gündeme gelmişti.

“Kredi çekin o zaman,” diye umursamazca ekledi Gülşen Hanım, tabaktaki kurabiyelerden birini aldı. “Gençsiniz işte, maaşlarınız da iyi. Ben ölüm kalım meselesi istemiyorum, mantıklı bir şey istiyorum.”

Birden anneme döndüm, yumruklarımı sıkmıştım.

“Ödemeyi neyle yapacağız anne? Havayla mı? Beni duyuyor musun? Zaten ev kredimiz var.”

Gülşen Hanım burun kıvırdı, kollarını göğsünde kavuşturdu ve suratını çevirdi.

“Hı hı. Okan’ın ailesinin arabası var ama ben her zamanki gibi köşede bırakıldım işte.”

O an patladım.

“Okan’ın ailesinin arabası var çünkü kendileri aldı! Eskisini sattılar, biriktirdiler. Kimseden bir şey istemediler. Sen daha yeni ehliyet aldın, şimdiden 300 binlik ‘Renault’ mu istiyorsun?”

“Peki neden şimdi aldım ehliyeti biliyor musun?” diye Gülşen Hanım alevlendi. “Çünkü seni büyüttüm, her kuruşumu sana harcadım, sana ilk birikimini yaptım! Şimdi fırsat çıktı, kapı dışarı ediliyorum.”

Okan’a baktım. Kızımızın ayakkabısını bağlıyordu, yorgun ve sıkılmış görünüyordu. Her zamanki gibi araya girmiyordu. Kendi hallerine bırakıyordu. Ama sıkılı dudaklarından belliydi: Bu konudan bıkmıştı.

“Anne, sen bana hep direksiyon başına geçmekten korktuğunu söylerdin. Dinle, canavarlar değiliz ama altın kredi kartımız yok,” dedim, sesimdeki öfke yerini yorgunluğa bırakmıştı. “Zaten her konuda sana destek oluyoruz. Faturalarını ödüyoruz, ilaçlarını alıyoruz, hediyeler…”

Gülşen Hanım dramatik bir şekilde kalbini tuttu, sanki o anda tansiyonunun olduğunu hatırlamış gibi.

“Ooo, anladım her şeyi. Demek ki şimdi her kuruşu bana karşı kullanacaksın öyle mi?”

Öfkeyle nefes verdim, ağzım kurumuştu, avuçlarım terlemişti. Bu arabayla ilgili ilk tartışmamız değildi ama bugün daha sertti. Uykusuzluk, Elif’in sürekli hastalanması, iş, ödenmemiş faturalar… hepsi birbirine karışmıştı.

Sonra Gülşen Hanım son darbeyi indirdi:

“Peki ya ben Elif’e bakarsam? Hasta olduğunda. Sen de işe gidersin, daha çok kazanırsın. O zaman krediyi öderiz.”

Birkaç saniye donakaldım.

“Bekle. Yani torununa sadece araba karşılığında mı bakacaksın? Normalde sağlığın izin vermiyordu, hatırladığım kadarıyla. ‘Renault’ görünce tansiyonun mu düşüyor?”

“Abartma şimdi,” diye homurdandı annem. “Sadece ortak bir çözüm arıyorum. Herkes mutlu olsun diye.”

“Ortak çözüm iki tarafın da ödün vermesidir. Sen sadece pazarlık yapıyorsun.”

Gülşen Hanım ani bir hareketle döndü ve kapıya yürüdü.

“Tamam. Her şeyi anladım. Bensiz yaşayın o zaman. Sonra ‘anne’ diye aramayın bakalım! Kendiniz çözün artık.”

Arkandan koşmadım. Sadece pencere kenarına oturdum ve gözlerimi kapadım. Olanları hazmetmeye çalışıyordum.

Okan yanıma geldi, elini omzuma koydu.

“Doğru olanı söyledin,” diye fısıldadı. “Üzücü tabii ama böyle oldu.”

Evde garip bir sessizlik oldu. Elif bile mızırdamayı bırakmıştı. Sadece endişeyle kapıya bakıyordu.

“Anneanne gitti mi? Artık onlara gitmeyecek miyiz?”

Bilmiyordum. Kalbimde yorgunluk, öfke ve çocukça bir kırgınlık vardı. Anneme hep destek olmuştuk, çünkü aileydik. Şimdi o, araba alınmadığı için torununu görmeyeceğini söylüyordu.

İki ay geçti. Evde her şey yoluna girmiş gibiydi. Daha doğrusu, eskisi gibiydi. Elif anaokuluna gidiyor, ben işe, Okan fazladan mesai yapıp eve uğramıyordu. Gülşen Hanım hakkında konuşmuyorduk ama sanki her yerdeydi: Elif’e getirdiği oyuncaklarda, ördüğü çoraplarda, aile kekimizin tarifinde.

Ve Elif özlüyordu. Önce sessizce, sonra sorularla.

“Anne, anneanne gitti mi?”
“Hayır, sadece… meşgul.”
“Eskiden öksürdüğümde hep arardı. Şimdi aramıyor. Beni unuttu mu?”

Gülümsemeye çalıştım, bahaneler uydurdum: işler, tadilat, telefon bozuk… Ama sesimde güven yoktu. Elif’in içinde yavaşça endişe büyüyordu.

Bir akşam durum patlak verdi. Elif tabletle oynuyordu, ben bulaşıkları yıkıyordum. Okan işten geç gelecekti, ocakta çorba kaynıyordu, posta kutusunda ödenmemiş faturalar duruyordu.

“Anneanneyle konuşabilir miyim?” diye sordu Elif, kapı eşiğinde durmuştu.

İç çektim. Sonunun neKapı çaldığında hepimiz şaşkınlıkla bakakaldık, Gülşen Hanım ellerinde Elif’in en sevdiği çikolatalı kekle içeri girdi ve “Affedin beni, bir anneannenin gururu torununun gözündeki o ışıldayan sevginin yanında nedir ki?” dedi.

Rate article
Lifequest
Küskünlük