Bugün defterini karıştırırken içim burkuldu. “Emre, bakıyorum da Türkçe’den zayıf, matematikten sıfır almışsın, edebiyat dersinden ise kaçmışsın yine! Neden ders çalışmıyorsun, neden sürekli okuldan kaytarıyorsun? Seninle ne yapacağım ben, yandım Allah!” diye söylendim sekizinci sınıfa giden oğlumun defterine bakarken.
“Bilmiyorum.” diye suratını astı Emre ve bana sırtını döndü.
“Ayşe, bırak çocuğu rahat bırak! Edebiyat, biyoloji… Ben de okuldan kaçardım, bak şimdi adam gibi adam oldum!” dedi diğer odada divanda yatan sarhoş kocam Mehmet.
“Ha, öyle mi? Baksana kendine! Çocukla konuşacağına üç gündür içmeden duramıyorsun!” diye bağırdım sinirle.
“Ne var yani? Hakkım değil mi? Senin paranı içmiyorum! Hem bizim Murat’ın doğum günüydü, ellinci yaşı! Önemli bir şey!” dedi Mehmet ve yastığa kafasını koyup yeniden uykuya daldı.
…Ben, Ayşe, entelektüel bir ailede büyüdüm. Ailem bana yalnızca güzel ahlakı değil, sağlam bir eğitimi de aşıladı. Lisede çalışkan bir öğrenciydim, prestijli bir üniversitenin hukuk fakültesini kazandım. Ne yazık ki kader beni Mehmet’le karşılaştırdı.
Bir öğrenci partisinde tanışmıştık. Ben dördüncü sınıftayken o meslek lisesini bitirmiş, fabrikada çalışmaya başlamıştı bile. Göz alıcı bakışları olan bu genç adam dikkatimi çekmişti. Yaşından büyük gösteriyordu. O zamanlar, bu adamın düzenli ve planlı hayatımı altüst edeceğinden habersizdim.
Flört etmeye başladık, ben diplomanı alıp sınavları verdikten sonra o yaz evlendik. Başlarda her şey iyiydi, ama Mehmet’in her fırsatta içki masasına oturması o zamandan rahatsız etmişti beni. En ufak bir bahane onun için bir şölen vesilesiydi…
Bir noktada yanıldığımı anladım—Mehmet’le hiç uyuşmuyorduk. Boşanmaya karar vermiştim ki, kader yine benimle oynadı—hamile olduğumu öğrendim.
Çocuğumu almaya kıyamadım, babasız büyütmek de istemedim. Hayata iyimser bakan biri olarak, Mehmet’in baba olunca değişeceğini umdum. Ama doğumhaneye sarhoş gelip beni utandırdığında anladım ki bu adam asla değişmeyecek.
Öyle de oldu. Mehmet sık sık içiyor, evdeki işleri savsaklıyordu. Ya arkadaşlarıyla içki masasındaydı ya da içkiden sonra derin bir uykuda.
Ben şikâyet etmeden her şeyin altından kalktım: Çok çalışıp iyi maaş alıyordum, evimiz tertemizdi, oğlum Emre’ye de vakit ayırıyordum. Ama oğlum büyüdükçe babasına benzemeye başladı. Kendimi onda göremiyordum: Derslere isteksizdi, kursları bıraktı, etkinliklere katılmıyordu.
Yedinci sınıfa geldiğinde tamamen kontrolden çıktı.
“Ayşe Hanım, lütfen oğlunuzla konuşun. Derste saygısız davranıyor, dinlemiyor, bir de notları hiç iç açıcı değil… Gözyaşlarımı tutamıyorum…” diyordu sürekli sınıf öğretmeni. Her veli toplantısından sonra eve dönerken kendimi suçluyordum—nerede hata yaptım, nerede onu kaybettim diye.
Başta Emre bahaneler uydurup “Bir daha yapmayacağım” diyordAma o gün buzdolabına yaslanıp bana içkiyi gösterdiğinde, artık hiçbir şeyin eskisi gibi olmayacağını anladım.




