Sanatçı
Leyla metro vagonuna adımını atar atmaz kendini koltuklardan birine bıraktı. Neden bu kadar yüksek topuklu botlar giydiğini düşündü bir an. Sonra, ne olursa olsun bir kadın her yaşta kadın gibi görünmeli deyip iç geçirdi.
Karşısındaki karanlık camda yansımasını gördü. Fena değildi aslında. “Özellikle uykunu almış, makyajını yapmış ve aynaya değil de loş bir cama baktığında,” diye fısıldadı içindeki ses.
“Gözlerim hüzünlü. Yorgunluktan herhalde.” Leyla yansımasından kaçırdı bakışlarını. “Artık yaşıma uygun giyinmeliyim, en azından bu topuklardan vazgeçmeliyim,” diye düşündü. “Ah, bir an önce eve gitsem, şu lanet botlardan kurtulsam, ağır kürkümü çıkarsam. Neden böyle süslendim ki?”
Uzun zamandır unutulmuş, sokakta kimse tanımıyordu onu. Ama dışarı çıkarken “yüzünü” yapma alışkanlığı hâlâ devam ediyordu. Leyla meşhur biri sayılmazdı aslında. Ama birkaç filmde oynadıktan sonra yüzünü tanıyanlar olmuştu. Peşinden koşan erkekler de mi? Tiyatrodan çıkışta elinde çiçekle bekleyen biri olmadığı gün yok gibiydi.
O zamanlar adı Leyla Demir değil, Lale Soyer’di. Ne şık duruyordu değil mi? Filmlerin jeneriğinde adını gördükçe gururlanırdı, en azından o iki filmde bile olsa.
Hava ne kadar bunaltıcıydı. Leyla kürkünün en üst düğmesini çözdü. Boynundaki eşarbı çıkarıp silkelerken yorgunluğunu atmaya çalıştı. Saçları seyrelmişti ama doğru kesim ve boyayla dolgunluk etkisi yaratıyordu. Yeniden önüne baktı. Bu kez kendi yansıması yerine karşısında duran, ona gülümseyen genç bir adam gördü.
Lale hemen tepki verdi, her zaman yaptığı gibi. Çenesini hafifçe kaldırıp gülümsedi, sonra bakışlarını kaçırdı. “Fark ettim, ilgini takdir ettim, yeter,” der gibi.
“Taksiye binmeliydim. Evet, pahalı ama en azından hızlı. Bu kadar yorulmazdım,” diye mırıldandı. Üçüncü kocası ona ehliyet alıp araba kullanmayı öğrenmesini söylemişti. Ama cesaret edememişti. Korkuyordu.
Emre, Lale’nin üçüncü kocası, onun resmi kocalarının en iyisiydi. Ne yazık ki çok erken gitmişti. Ondan sonra bir daha evlenmemeye karar vermişti. Zaten kimse de istememişti.
Gençliğinde ne kadar güzeldi, Allahım! Zarif burnu, kıpkırmızı dudakları, dolgun kirpikleri. Ve o gözler! Canlı, hayat dolu. Şimdi bile vücudu yerli yerindeydi. Bu yaşta bununla övünebilen kaç kişi vardı? “Kendine iyi baktın, doğurmadın. İşte şimdi tek başına, unutulmuş, terk edilmiş yaşıyorsun,” diye alay etti içindeki ses.
“Bırak beni,” diye savurdu Leyla, ama hemen etrafına baktı. Son zamanlarda sık sık kendi kendine konuşuyordu.
Kimse ona dikkat etmiyordu. Vagonda az kişi vardı. Bazıları uyukluyor, bazıları dalgın dalgın oturuyordu. Sadece karşısındaki adam hâlâ ona bakıyordu. Leyla gözlerini kaçırıp yeniden anılarına daldı.
Ne yazık ki geç doğmuştu. Öyle güzeldiGenç adamın ona baktığı o son anı düşünürken, aslında hayatının hiç de fena geçmediğini fark etti ve gözlerini usulca kapattı.




