**Son Kurban**
“Anne, seninle konuşmam gerek,” dedi.
“Ne kadar endişelendirici bir giriş,” diye iç çekti İpek, oğluna telaşla baktı.
Yakışıklı, zeki bir çocuktu. Hep uslu durur, başını ağrıtmazdı. Ama lise son sınıfta ilk kez âşık oldu. Dersleri asmaya, kötü notlar almaya başladı. İpek onunla konuşmaya çalıştı. Meğer kızın gözü başka bir erkekteymiş, ailesi varlıklı olan bir çocuk.
Ne kadar anlatsa da ilk aşkın para hesabı yapılmadan yaşandığını, oğlu dinlemiyordu. Aklına koymuştu: Eğer paraları, lüks bir arabaları olsaydı, kız onu sevecekti.
Bu haksızlığa dayanamıyor, İpek oğlunun canından endişe etmeye başlamıştı. Onunla erkek erkeğe konuşabilecek bir psikolog buldu. Yardım işe yaradı. Oğlu sınavları başarıyla geçti, üniversiteye girdi. Tabii ki yine âşık oldu.
Birinci sınıfın sonunda, “Arkadaşlarımın çoğu ailesinden ayrı yaşıyor. Ben de bir ev tutup bağımsız olmak istiyorum,” dedi.
“Kiranı neyle ödeyeceksin? Kira pahalı. Sana yardım edemem. Maaşım ne kadar biliyorsun. Artık babanın nafaka ödemesi yok. Yoksa okulu bırakıp açıktan mı okuyacaksın?” diye sordu İpek.
“Babayla konuştum, ilk zamanlar bana destek olacağını söyledi,” diye cevapladı oğlu.
“Onunla mı görüştün? Neden bana söylemedin?” diye öfkelendi İpek.
“Beni vazgeçirmeye çalışırdın. Onunla sen boşandın, ben değil,” diye sert çıkıştı Can.
“Boşandığımızda işini değiştirdiğini biliyor musun? Resmî maaşını düşük gösterdi, nafakayı azaltmak için. Yani sadece benden değil, senden de kaçtı.
Babanın seni kandırmayacağından emin misin? Şimdiden kuşku duyuyorum. Bir iki ay sonra bahaneler bulup yardımı keser. O zaman ne yapacaksın? Üstelik onun başka bir kızı da var. Yoksa Elif’in ailesi mi yardım edecek?” İpek, annelik içgüdüsüyle oğlunun bir şeyler gizlediğini anlamıştı.
Uzun sorgulamalardan sonra Can dayanamayıp itiraf etti: “Elif’e, evin bana babaannemden miras kaldığını, kira ödemeyeceğimizi söyledim.”
“Yani Elif’e yalan mı söyledin? Ailesi size yardım etmeyecek mi? Peki geçiminizi nasıl sağlayacaksınız?”
“Elif, ailesine beraber yaşayacağımızı söylemedi. Çok katılar. Ona her ay harçlık gönderiyorlar. Bize yeter,” dedi Can.
“Demek Elif de ailesini aldatıyor. Doğruyu söylemeye korkuyor ama başkasının parasını yemeye utanmıyor! Tahmin edeyim, Elif’e zengin bir baban olduğunu mu söyledin? Yoksa yine varlıklı başka birini seçer diye korktun, değil mi? Ama er ya da geç yalan ortaya çıkacak. Sonra?”
“Evet, zengin babam olduğunu, evim olduğunu söyledim. Ne yapayım anne? Maalesef her şey parayla oluyor. Bizde yok. Kızlar hep başkasını seçecek. Ben para kazanana kadar ihtiyarlarım!” Can, annesinin bu kadar basit gerçekleri anlamamasına sinirlenmişti.
“Hayata yalanla başlamak iyi değil. İtiraf et ona oğlum, doğruyu söyle. Eğer seviyorsa anlar, affeder—”
“Yeter anne! Kararımı verdim. Ev tutacağım. Keşke hiç açmasaydım bu konuyu. Nikahta kıyamam zaten, olmazsa ayrılırız. Sen yoktan problem çıkarıyorsun.”
İpek, bütün gece gözünü kırpmadı. Sabah tekrar engel olmaya çalıştı ama oğlu tersledi, kahvaltı bile yapmadan çıkıp gitti. İşten döndüğünde Can’ın eşyalarının bir kısmı gitmişti. Şok olmuştu. Onun sevgili, hassas oğlu böyle sessiz sedasız, veda bile etmeden gidebilir miydi?
Akşam geç saatte telefonla ulaşabildi. Ama arka plandaki yüksek müzik yüzünden konuşamadılar. Belki de yeni hayatlarını kutluyorlardı. İpek sadece, gözyaşlarından ve ısrarlarından korktuğunu, özür dilediğini anladı. Biraz olsun rahatladı.
Evde bir o yana bir bu yana dolaştı. Arkadaşlarını arayıp destek istedi. Biri, “Annelik egoizmi ve kıskançlık yapıyorsun. Bırak oğlunu, kendi ayakları üstünde dursun,” dedi. Diğeri, “Benim eşim vardı, kızıma izin vermezdi zaten,” diyerek kendini avuttu.
Annesi ise, “Kendi kendine yaptın. Oğlunu şımarttın, kendini unuttun. Başka biriyle evlenebilirdin, gençliğini heba ettin,” diye çıkıştı.
Hepsi haklıydı. Ama ne yapsındı? O bir anneydi, oğlu için her şeyi feda ederdi. Onu seviyordu, mutluluğu her şeyden önemliydi. Hayatındaki tek adamdı, başkasına ihtiyacı yoktu.
Bir yol ağzında durmuş, işaret taşına bakıyor gibiydi. Hangi yolu seçerse seçsin kayıp kaçınılmazdı.
Artık yorulmuştu. Can onun oğluydu, ne yaparsa yapsın sevecekti. Sadece umut edebilirdi, belki her şey yoluna girerdi.
İlk zamanlar sık sık arıyor, nasıl olduğunu soruyordu. Can sinirleniyor, “Her şey iyi, beni kontrol etme!” diyerek telefonu kapatıyordu.
İşteyken gelip eşyalarını alıyordu. Bunu buzdolabındaki eksiklerden anlıyordu. İki ay sonra bir pazar günü geldi. İpek sevindi ama annelik hissiyle kötü bir şeyler olduğunu anladı. Can zayıflamış, yıpranmıştı. Üstündeki gömlek buruşuktu. Ona yemek”Ve o gün İpek anladı ki, bazen en büyük fedakarlık, sevdiğini özgür bırakmaktı.”




