Eskiden, sıcak bir yaz mevsiminin ardından soğuk ve kasvetli bir sonbahar gelirdi, insanın içine işleyen rüzgârlarla, durmak bilmeyen yağmurlarla…
Yorgun argın, rüzgârın ve inatçı çisentinin etkisiyle Didem, eve giderken bir markete uğradı. Hava kötüydü, biraz dinlenmek, belki de akşam yemeği için bir şeyler almak amacıyla. Burası sıcak, aydınlık ve kuruydu. Yavaş adımlarla raflar arasında dolaştı, paketleri inceledi.
Sepetini ürünlerle doldurdu. Sebze reyonundan bir limon ve bir salkım üzüm aldı. Yumuşak koltuğuna kıvrılıp televizyon karşısında sıcak çay içmeyi, olgun üzüm tanelerini koparıp ağzına atmayı hayal etti. Belki biraz şarap içerdi, ısınmak için.
Sosis ve salam rafının önünde durdu, ne alacağına karar vermeye çalıştı. O an ikisini de yiyebilirdi. Sabah beri ağzına bir lokma koymamıştı. Yutkundu ve salama uzandı, haşlanmasına gerek yoktu. Tam o sırada, başka bir el de aynı salam paketine uzanıyordu.
Didem elini çekti, başını çevirdi ve yanında uzun boylu, yakışıklı bir adam gördü. Şık kesilmiş siyah saçları, hafifçe ağarmış şakakları, kestane gözleri, dolgun pembe dudakları. Üstelik siyah bir palto giymişti. Tam Didem’in sevdiği tipten.
“Affedersiniz,” dedi adam, bembeyaz düzgün dişlerini göstererek gülümsedi.
“Hollywood’a taş çıkartır. Sanki bir dergi kapağından çıkmış. Böyle biri neden sıradan bir markete salam almaya gelsin ki?” diye geçirdi içinden Didem. Yakışıklının gülüşü karşısında yüzü kızardı. Ondan gözlerini zorla ayırarak raftan uzaklaştı. “Ağzı açık bakakaldım,” diye kendini azarladı kasa yolunda.
İçecek reyonundaki camda kendi yansımasını görünce irkildi. “Aman Allah’ım, ne kadar dağınık görünüyorum. Acaba benim hakkımda ne düşündü? Neyse, ne önemi var ki? O bambaşka bir dünyadan.” Sepetindeki ürünleri bant üzerine yerleştirdi. Yanındaki kişi de aynı ürünleri koydu, üstelik bir de salam ekledi.
Belki de fazla uzun süre başkasının alışverişine baktığı için, yanındaki adam konuştu:
“Sanırım zevklerimiz uyuyor, öyle değil mi?”
Didem tekrar o yakışıklı yüzle karşılaştı.
“Zevkle ne alakası var? Sıradan alışveriş bunlar. Müşterilerin yarısı aynı şeyleri alıyor,” dedi Didem, arkasını döndü, kendini ıslak tavuk gibi hissetti.
“Evet, haklısın,” diye onayladı adam.
“Rüzgârdan saçım başım dağılmış, o ise sanki az önce berberden çıkmış gibi.” Saçlarının sert ama yumuşak dokusunu hayal etti ve hemen kendini toparladı. “Yakışıklıyı görünce ağzım sulandı mı ne? Hayal kurmaktan vazgeç. O senin değil.”
Didem ürünleri poşetine yerleştirdi, ödemesini yaptı ve kendini zorlayarak adama bakmamaya çalışarak çıkışa yöneldi. Dışarıda bir rüzgâr esintisi yüzüne çarptı, sanki sığınağına kaçtığı için onu cezalandırıyordu. Dışarıdaki havayı unutmuştu. Arkasından kapı açıldı.
“Evet, gezmek için hava uygun değil. Yakınlarda mı oturuyorsunuz?” diye sordu arkasından çıkan adam.
“Ne oldu ki?” diye kuşkuyla sordu Didem.
“Arabam var, sizi bırakabilirim.”
Didem ne cevap vereceğini bilemedi. “Kadınlar üzerindeki etkisinin farkında bence. Seri katil gibi durmuyor ama,” diye düşündü. “Hayatta kaç tane seri katil gördün ki?” diye sordu içindeki ses. “Bu ilk,” diye itiraf etti. “Ee, binmeyecek misin? Yağmurda bir durak dürDidem, içinde bir umut kıvılcımıyla arabaya bindi ve kapı kapanırken yağmur damlalarının camda birer gözyaşı gibi süzüldüğünü fark etti.




