Dün akşam telefon çaldı. Duyduğum ses tanıdıktı ama bu aramayı hiç beklemiyordum. İşte, tam da buna ihtiyacım vardı…
Yıllardır tek başıma yaşıyordum. Eşimle çocuk sahibi olamamıştık. Önce ümit ettik, denedik, sonra bir çocuk evlat almayı düşündük. Ama ben çok düşündüm, hazırlandım, zaman akıp gitti ve kırklı yaşlara gelince bu fikirden vazgeçtim. Aslında korkmuştum.
Eşim doğa yürüyüşlerine bayılırdı. Çadırlı kamplar, kamp ateşi başında gitar çalıp şarkı söylemek… İyi de çalardı zaten. Sosyal biriydi, kalabalıktan hoşlanırdı.
Gençken bana da cazip geliyordu bu hayat. Ama yaş ilerledikçe yorulmaya başladım. Her hafta sonu sırt çantalı yürüyüşler, pazar akşamı eve dönüp pazartesi işe koşmak… Sinek ısırıkları, rüzgârda yıpranmış bir yüz, bakımsız tırnaklar… Artık sabahları yataktan çıkmadan kahvaltı etmek, sıcak bir duş almak istiyordum. Soğuk dere suyuyla yıkanmak ya da kirli bir gölde temizlenmeye çalışmak değil.
Bir de şu “anı biriktirme” işi… Fazla anı yoruyor insanı. Belim sık sık tutuluyor, eklemlerim ağrıyordu. Sonunda eşimle artık gezilere katılmamaya karar verdim.
O da birkaç sefer benimle evde kaldı. Ama belli ki mutsuzdu, yerinde duramıyordu. Ben de gidip kendisi gitmesini söyledim. Sevindi.
“Niye salıyorsun adamı tek başına? Birileri kapar şimdi onu,” diye çıkıştı arkadaşım.
“Gençliğinde kapmadılar, şimdi mi kaptıracak?”
“Boş ver öyle deme. Erkekler kadın gibi değil, her yaşta talep görür,” dedi başını sallayarak.
“Yani? Değiştirmesin diye sırtım ağrıya ağrıya yine mi peşinden gideyim? İstese evde de aldatır. Geziye gitmesine gerek yok.”
Aylar geçti, eşim bir daha beni çağırmadı. Sonra bir gün eve dalgın geldi.
“Nereye gittiniz bu sefer?” diye sordum, çorbayı ısıtırken.
“Eski rotaya. Aramıza yeniler katıldı.”
“Fotoğraflar? Çektiğin kareleri gösterecek misin?” diye üsteledim.
“İşte, aynı yerler,” diyerek gözlerini kaçırdı.
Anlamıştım. Arkadaşımın dediği olmuştu.
Üç gün sessiz kaldı, sonra patlattı: “Affet. Birine âşık oldum. Düşünmeden edemiyorum.”
“Bir anda mı?”
“Birkaç gezide senin yerine o geldi. Onsuz yapamam artık.”
“Genç mi?”
Cevap vermedi.
“Peki, ne yapacaksın? Ona mı gideceksin?” diye sordum, sakin kalmaya çalışarak.
“O da boşanıyor. Bir oğlu var. Kalacak yeri yok, buraya getiremem. Evi bölüşelim.”
“Niye kendisi bölüşmüyor evini?”
“Kocasının evi o. Kabul etmezsen… Bilmiyorum.”
Kavga etmeden kabul ettim. Kendime yeni bir ev seçtim.
“Salak mısın sen?” diye bağırdı arkadaşım.
“Çocuk var. Ona kötülük mü yapayım?”
Şansıma, güzel bir ev buldum. Eski eşime ne oldu, umurumda değildi.
Yalnız kalmıştım. Alışırdım.
Sonra bir akşam telefon çaldı. Abim—nadiren arardı. Babam öldüğünde bir kez aramıştı.
Köyden İstanbul’a okumaya gelmiş, sonra evlenip yerleşmiştim. Aileme göre zengindim! Şehirde yaşıyordum, kendi evim vardı. Tabii zengin olacaktım! Ucuz hediyeler beğenmezlerdi. Zamanla gitmez oldum.
Abim, annemin hasta olduğunu, bakacak kimsesi olmadığını söyledi. “Al senin yanına gelsin,” dedi.
Direndim ama sonunda gidip aldım.
Annem iyice yaşlanmıştı. Evde tek başına bırakamadım, işi bıraktım. Altı ay sonra vefat etti. Abim cenazeye bile gelmedi.
Bir süre sonra yine aradı: “Oğlum T”Senin yanına gelsin, üniversiteye hazırlansın,” dedi, sanki bu kadar normal bir şeymiş gibi, ama ben artık kimsenin yükünü taşımak istemiyordum.




