Bana doğur. Bilirsin ki, benim çocuklarım olamaz…

**Benim İçin Doğur**

“Benim için doğur. Biliyorsun, benim çocuğum olamaz…”

Üniversitenin ilk günüydü. Zeynep, koridorlarda kaybolmuş, sonunda doğru dersliği bulabilmişti. En ön sıradaki boş koltuğa oturur oturmaz hoca içeri girdi. Kendini tanıttı ve yıl boyunca neler yapacaklarını anlattı. Sınav sorularının derslerden çıkacağını, kitaplarda olmadığını söyledi. “Şimdi derslere gelin, sonra internetten cevap arayarak vakit kaybetmeyin,” diye tembihledi.

Tam o sırada kapı açıldı ve göz kamaştıran bir kız içeri girdi. Sınıfta kıkırdamalar yükseldi. Hoca hemen döndü:

“Derse mi geleceksin? Adın ne?” diye sertçe sordu.

“Gülsüm Yıldırım,” dedi kız, hiç utanmadan.

“Peki, ilk seferlik affediyorum, Gülsüm Hanım. Bir daha geç kalma. Geç kalanları dersime almam.” Sınıfa döndü. “Bu herkes için geçerli! Neden bahsettiğimizi tekrar anlatmayacağım, sonra birinize sorarsınız. Otur şimdi.”

Gülsüm, topuklu ayakkabılarını tıkırdatmamaya çalışarak Zeynep’in yanına geldi.

“Selam. Ne anlattı? Korkuttu mu?” diye fısıldadı.

“Sus, atar seni,” diye tersledi Zeynep.

Tenefüste tanıştılar. Gülsüm, İstanbul’un dışından geliyordu, her gün trenle okula gidip geliyordu. İlk gün vakti iyi ayarlayamamıştı. Zeynep ise Konya’dan gelmiş, yurtta kalıyordu.

Gülsüm neşeli, hafife alan biriydi, notlar için strese girmezdi. Zeynep’in nasıl bütün gün ders çalışabildiğine şaşırırdı.

“Ne fark eder, mavi diploma mı, kırmızı mı? Önemli olan iyi bir evlilik yapmak, hayatını düzene sokmak,” derdi.

“Anneme söz verdim, iyi okuyacağım diye. Beni tek başına büyüttü. O da üniversiteye gitmiş, âşık olmuş, hamile kalmış. Babam evlenmeye söz vermiş ama sözünü tutmamış. Ben doğunca okulu bırakmış. Kaderimin onunki gibi olmasından korkuyor. Onun çektiği zorlukları biliyorum. Annemin gurur duyacağı bir evlat olmak istiyorum.”

“Hadi canım. Kitapların arasında kuruyup kalacaksın. Yaşamak ne zaman?” diye diretirdi Gülsüm.

“Diplomamı alınca yaşayacağım,” diye gülerdi Zeynep.

Farklı bakış açılarına rağmen iyi arkadaş oldular. Zeynep tüm derslere gider, notlarını Gülsüm’le paylaşırdı. Gülsüm danslara gider, erkeklerle çıkardı, dersleri asardı. Birçok kişi Zeynep’i uyarırdı: “Bu kız seni kullanıyor.”

“Ne olmuş? Dostluk çoğunlukla karşılıklıdır. Biri diğerinden bir şeyler alır,” derdi Zeynep.

Dördüncü sınıfta Gülsüm âşık oldu, dersleri iyice bıraktı. Zeynep olmasa okuldan atılırdı. Son sınıfta Gülsüm “kaza yaptı.”

“Gizlice kürtaj olacaktım ama Selim öğrendi, kıyameti kopardı. Neyse, evleniyorum. Sen de nikah şahidim olacaksın. Tartışma yok.”

Yılbaşından önce görkemli bir düğün yapıldı, sonra Gülsüm bir oğul doğurdu. Sınavlara yorgun argın gelirdi, hocalar acıyıp geçer not verirdi.

Zeynep kırmızı diplomayla Konya’ya dönmeye hazırlanıyordu.

“Ne? Böyle diplomayla İstanbul’da kapılar açılır sana. Konya’da ne yapacaksın? Ben de sensiz ne yaparım? Selim’le konuşurum. Babasının şirketi var, seni alır.”

“Annem bekliyor…”

“Annene bir şey olmaz. Senin için sevinir. Para kazanır, tecrübe edinirsin. İstanbul’dan sonra her yer seni kapışır. Selim’in bir arkadaşı var, bekâr bu arada. Hatırladın mı, okul bitince yaşamaya başlayacağına söz vermiştin? Gitmiyorsun işte. Ah, çocuk olmasa birlikte eğlenirdik…”

“Böyle konuşma. Çocuklar çabuk büyür, yine güleriz. İyi bir hayat kurmak istemiyor muydun? Ailen, evin, iyi bir eşin var. Çocuk da bir mutluluk,” diye teselli ederdi Zeynep.

Zeynep İstanbul’da kaldı. Selim, babasına bir laf attı, Zeynep’i işe aldılar. O da her zamanki gibi başarılı oldu. Ama özel hayatı bir türlü yolunda gitmedi.

Gülsüm’le sık sık konuşurlardı ama nadiren görüşürlerdi. Bir gün Gülsüm, boğuk bir sesle Zeynep’i çağırdı. Zeynep hemen koştu.

“Ne oldu?” diye sordu, Gülsüm’ün kıpkırmızı gözlerini görünce.

“Hamileyim,” diye umutsuzca itiraf etti Gülsüm.

“Ya! Korkuttun beni. Telaşla geldim, meğerse sadece hamilesin. Tebrikler,” diye rahatladı Zeynep.

“Nelere tebrik ediyorsun? Bezlerden kurtulmuştum, işe başlayacaktım, şimdi yine aynı dert. Bir doğum izninden diğerine…”

“Neden korunmadınız?”

“Nasıl? Hapları aldım, Selim buldu, kavga çıkardı. Ailesinde tek çocuk o, büyük bir hayalimiz var diyor. Beni sormuyor bile. Bir de doğursalar da oturup baksalar. ‘İşten yorgun geliyorum’ diyor ama işe bayılıyor, kaçmak için. Dinle Zeynep, acaba birisi mi var? İşte bir şey gördün mü?”

“Bırak. Selim gerçekten çok çalışıyor. Seni seviyor.”

Gülsüm ikinci kez oğul doğurdu. Yine ağladı.

“Şimdi de kız istiyor. Ya yine erkek olursa? Her yıl mı doğuracağım? İstemiyorum!”

Gülsüm’ün annesi çalışıyordu, nadiren gelirdi. Kaynanası ise torunu sadece hafta sonları alırdı. İki çocukla Gülsüm deli gibi koşturuyordu. Zeynep aramaz oldu.

Sonunda o da Selim’in arkada”Yıllar sonra, küçük Ayla büyüdüğünde üç büyükannesinin de hikayesini öğrendi ve hepsine aynı sevgiyle sarıldı, çünkü gerçek ailenin kan bağından değil, yürek bağından kurulduğunu anlamıştı.”

Rate article
Lifequest
Bana doğur. Bilirsin ki, benim çocuklarım olamaz…