Yasemin, ütü masasının başında monoton bir şekilde kıyafetlerini ütülüyordu. Şakaklarından, boynundan ve sırtından ter damlaları akıyordu. Akşam serinliği biraz olsun rahatlatmıştı, ama ütünün sıcaklığı hâlâ etrafa yayılıyordu. Az bir çamaşır kalmıştı ki telefon çalmaya başladı. Bir süre durdu, sonra yine çaldı, âdeta sinirlerini oynatıyordu.
Telefonu eline aldı, ekranda gördüğü isim karşısında şaşkına döndü.
“Leyla, sen misin? N’oluyor böyle?” dedi endişeyle.
“Benim tabii, başka kim olacak? Bir şey oldu. İki günlüğüne geliyorum, onun için arıyorum. İş için şehre geliyorum, otelde kalmayacağım. Sende kalabilir miyim?”
“Tabii ki! Ne zaman geleceksin?” dedi Yasemin, aklına mutfaktaki kıt kanaat erzak geldi. Kendi için bile bir şeyler yapmıyordu çünkü.
“Yarın. Biliyorum, ani oldu ama son anda karar verdim. Trenin numarasını, vagonu ve saati yazı atarım. Karşılamaya gelebilir misin?”
“Gelirim tabii,” dedi Yasemin ama aklından geçirdi: Zaten çok fazla rapor alıyorum, bir de izin istemek zor olacak.
Ama Leyla onu rahatlattı, akşam geleceğini ve tam iki gün kalacağını söyledi. Yasemin’in yüreğine bir ferahlık çöktü.
“Özel bir hazırlık yapma sakın, seni bilirim. Bekle, yakında uzun uzun konuşuruz,” diyerek Leyla telefonu kapattı.
Yasemin ütüyü bitirdi, çamaşırları düzgünce katlayıp dolaba yerleştirdi. Leyla’yı duyduğuna sevinmişti ama bir yandan da endişelendi: “Leyla sorular soracak, içimi deşecek… Ben yeni alışmıştım yalnızlığıma, huzur bulmuştum. Şimdi ne yapacağım? Ona ne ikram edeceğim?” Duvar saatine baktı. “Market kapanmadan yetişebilirim, yarın vaktim olmayacak. Vay canına, geliyor işte…”
Buzdolabını açtı. Kendi için az şey yapıyordu, zaten iştahı da yoktu. Kemoterapi her şeyi silip atmıştı. Üzerini değiştirip markete çıktı, aklı Leyla’daydı.
Lise yıllarından beri yakın arkadaştılar. Tanıştıkları gün, sınıfa yeni gelen Leyla’nın romantik ismiyle dikkat çektiğini hatırladı. Üniversiteyi de aynı yerde okumuşlardı. Üçüncü sınıfta Leyla, askeri okuldan yeni mezun olmuş bir subayla evlenip taşınmıştı. Sonra mektuplaşmışlar, cep telefonları yaygınlaşınca arada görüşmüşlerdi. Ama zamanla iletişim yalnızca yılbaşı ve doğum günü mesajlarına dönüştü. Herkesin kendi hayatı, derdi, çocukları vardı. Leyla’nın iki oğlu vardı, bir dediği iki edilmezdi.
Yasemin ise üniversiteden sonra evlenmiş, hemen hamile kalmıştı. Zorlu bir doğum geçirmiş, bir daha çocuk sahibi olamayacağını öğrenmişti. Kızı büyüdü, tıp fakültesini bitirmeden evlenip eşinin memleketine taşınmıştı.
Markette alışveriş yaparken, eve yetişip temizlik yapamayacağını düşündü. “Boş ver, kim kirletiyor ki? Arkadaşım geliyor, cumhurbaşkanı değil ya…” Leyla’ya kocasının iş seyahatinden mi bahsetseydi, yoksa kızını ziyarete gittiğini mi söyleseydi? Sonra vazgeçti. Leyla onu iyi tanırdı, yalanı anında çözerdi. “Hemen anlar zaten, evde erkek kokusu yok. Neyi saklayayım? İlk de ben değilim, son da olmayacağım… Erkeğin biri daha genci seçmiş.”
Kocası daha gitmeden önce anlamıştı aslında. Bir anda daha genç giyinmeye başlamıştı – kot pantolon, kazak… Takım elbiselerini sadece resmi toplantılara saklıyordu. Koşu ayakkabıları almış, sabah koşularına çıkıyordu. Tabii bu hevesi uzun sürmedi.
Kızları evdeyken, ikisi de görünüşte bir şey yokmuş gibi davranmıştı. Kocası işten geç geliyormuş gibi yapıyor, sadece uyumaya eve uğruyordu. Yasemin de onun gelişini artık bir yük gibi hissediyordu. Karnı tok geliyor, hemen yatıyordu. Demek ki yemeğini başka bir yerde yiyor, başka bir yerde mutlu oluyordu.
Kızı evlenip gidince, artık bir sebep kalmamıştı. Yasemin ona kendisinin gitmesini söyledi. Ütülü kıyafetlerini valize özenle yerleştirdi. Rakibine, “Karısı kötüydü,” dedirtmeyecekti. Bilsinlerdi, karısı hep özenliydi. O da bilsin, neyi kaybettiğini anlasın. Acaba diğeri de böyle olacak mıydı? Erkekler yaşlandıkça huzuru ve rahatı daha çok arıyorlardı. Aşk denen şey çabuk geçerdi. Yasemin, bir gün aklının başına geleceğini düşünmüştü. Ama zaman geçti, kocası dönmedi.
Sonra… Sonra rutin kontrollerden birinde kanser olduğunu öğrendi. Bu haber, diğer tüm acıları unutturmuştu. Artık küslüğe ayıracak hâli yoktu. Ameliyat, kemoterapiler… Her kontrole giderken idam sehpasına çıkıyormuş gibi hissediyordu. Ama şimdilik durumu stabildi, kötüye gitmiyordu.
Bazen öyle anları oluyordu ki kocasını görmek, ona anlatmak istiyordu. Peki ya sonra? Acır, kalırdı. Ama her gün yüzüne bakıp başka bir kadından geldiğini bilecek miydi? Hayır, merhamet sevginin yerini tutmazdı.
Böylece tek başına yaşamaya devam etti. Yeni arkadaşlar edinmedi. Bazen parkta gezerken hep aynı yaşlıları, bebek arabalarıyla anneleri görürdü. Selamlaşır, bir iki kelime ederlerdi.
“Hava güzel, siz de mi gezmeye çıktınız?”
“Sonra o gece, gölün kenarında, eski günlerdeki gibi el ele tutuşup sabahın ilk ışıklarını beklediler.




