Sanki Hiç Ayrılmamıştık…

Sanırım hiç ayrılmamışız gibi…

Her gün Leyla, evine dönerken Umut’un geri geleceği umuduyla kapıyı açıyordu. Anahtarlarını bırakmıştı, biliyordu. Yine de bir mucize olur da koridorda onun spor ayakkabılarını görür mü diye içi titriyordu. Ama bu sefer de olmadı.

İki yıldır birlikteydiler. Umut, annesinin ölümünün ardındaki boşluğu doldurmuştu. Oysa neden o konuyu açmıştı ki? Aralarında hiç tutku olmamıştı, sadece huzur vardı. Ama Umut evlilikten, ortak bir gelecekten hiç bahsetmiyordu.

“Peki ya sonrası?” diye sormuştu bir gün Leyla.

“Pasaporttaki damga mı? Ne değiştirecek ki bu?”

“Bir kadın için önemli. Senin için değilse, belki ayrılalım?” diye şaka yollu söylemişti, onu harekete geçirmek için.

“Öyleyse ayrılalım,” demişti birden Umut ve gitmişti.

Bir haftadır tek başınaydı. Bekliyordu. Arayıp geri dönmesini mi istemeliydi? Ama bir erkek bu kadar kolay gidiyorsa, sevmiyor demekti.

Umut tam da hayatının en yalnız anında çıkagelmişti. İki yıl önce bir minibüs şoförünün kalbi durmuş, aracı durağa çarpmıştı. Annesi ve başka bir kadın oracıkta ölmüş, diğerleri kurtulmuştu. Şoför ise hastanede, insanların ölümüne sebep olduğunu öğrenince, kalp krizinden gitmişti.

Haberlerde bunu duyurmuşlardı. Cenazeden sonra Leyla rüyadaymış gibi dolaşıyordu. Tam da o sırada Umut’un arabasının önüne çıkmıştı. Umut frene basmış, bağırmaya başlamış, sonra onun yüzüne bakıp susmuş ve onu evine bırakıp kalmıştı.

Üç yaş küçüktü. Fark önemli değildi ama Leyla’ya on yıllık bir uçurum gibi geliyordu. Umut hiçbir şey planlamaz, günü yaşardı. Çocuk konusunu açınca da gülüp geçiştirirdi: “Çocuk da neymiş? Daha çok zaman var. Leyla, ikimiz kötü müyüz?”

Oysa Leyla normal bir aile, çocuklar, birlikte bebek arabası seçmek istiyordu. Umut’sa bu konuşmalardan rahatsız oluyordu.

Telefonunu çıkarmıyordu çantadan, her saniye bakmamak için. Aramamaya çabalıyordu. İşe giderken her sabah mesajları kontrol ediyor, kalbi hızla çarpıyordu. Umut yazmıyordu.

Yine bomboş bir akşamdı. Televizyonda bir film dönüyordu. Leyla dalıp gitmişti, ekranı görmüyordu. Bu yüzden koridordan gelen telefonun sesini hemen duyamadı. Çantadan çıkarmakta zorlandı—cüzdan, tarak, kadınların küçük eşyaları engel oluyordu. Sonunda aldı ama arayan Umut değildi. Leyla, belki şarjı bitmiştir ya da kaza geçirmiştir diye düşünerek açtı.

“Leyla?” diye yaşlı bir kadın sesi sordu.

O an kimin aradığı ya da neden aradığı umurunda değildi artık.

“Senin halan Ayşe’nin komşusuyum. Ayşe bu sabah vefat etti.”

Hangi hala Ayşe? Hangi komşu? Bu kadın ne diyordu? Sonra birden çocukluğundan bir anı canlandı zihninde. Yuvarlak hatlı, küçük bir kadın, Köroğlu masallarındaki kocakarı gibi. Gülünce eliyle ağzını kapatırdı—kocası sarhoşken ön dişlerini kırmıştı. Üstünde ekmek ve tandır kokusu vardı.

Leyla her yaz halasını görmek için sabırsızlanırdı. Ama annesi bir daha gitmeyeceklerini söylemişti. Nedenini hatırlamıyordu artık. Sonra halasını da unutmuştu.

“Beni duyuyor musun?” diye sordu yabancı ses.

“Evet. Neden öldü?”

“Doktor damar tıkanıklığı dedi. Köydeki hastane şehirdekiler gibi değil. Evde bırakabilirdik ama hava çok sıcak… Gelecek misin?”

“Cenaze ne zaman?” diye sordu Leyla. Gitmeyi hiç düşünmüyordu.

“Yarın, üçüncü gün, adettendir. Eğer gelemezsen söyle, cenazeyi erteleriz…”

“Gerek yok, geleceğim. Nasıl gideceğimi söyler misiniz, hatırlamıyorum,” diye zorla itiraf etti Leyla.

“Tabii,” dedi kadın sevinçle. “Nereden hatırlayacaksın? Köyün adı Gölbaşı. Otobüsle iki saat, arabayla daha çabuk.”

“Otobüsle geleceğim,” dedi Leyla, Umut’un artık arabasının olmadığını hatırlayarak.

“Biletini Yıldız Köyü’ne al, bizim köye otobüs gelmiyor, yürümen gerekecek. Belki karşılamaya gelirim?”

“Gerek yok.”

“Öyleyse gel. Onun senden başka kimsesi yok…”

“Gitmeyeceğim. Neden gideyim ki? Halayı neredeyse hatırlamıyorum. Bu kadın numaramı nereden buldu?” diye düşündü Leyla. Dolabı açtı, annesinin cenazesinde giydiği elbise gözüne çarptı. “Anne… O giderdi.”

Leyla uzun mavi etekli bir takım ve siyah bir bluz çıkardı. Gerisi fazla renkliydi, cenazeye uymazdı. Çantaya kıyafetleri yerleştirdi.

Ertesi gün işe gitti, üç günlük ücretsiz izin için dilekçe yazdı.

“Daha fazla gerekirse haber ver,” dedi müdüre acıyarak.

Leyla eve döndü, gerekli eşyaları topladı ve otogara gitti. Otobüs çoktan gitmişti, diğerini beklemek iki saat sürdü. Eve dönmenin manası yoktu. Zaman öldürmek için otogardaki kafelerde, dükkânlarda dolandı. Şeker, bisküvi, şarap aldı. Boş elle gitmek olmazdı. Cenaze yemeğinde lazım olurdu.

Yol boyunca bu yolculuğun anlamsızlığını düşündü. Otobüsten indiğinde güneş batıya yaklaşıyor ama hâlâ yakıcıydı. Leyla terlemiş, elbiseleri vücuduna yapışmıştı. BYıllar sonra, Leyla ve Nikolay halasının köyüne yerleşti, o eski evde mutluluğu ve aşkı yeniden keşfettiler.

Rate article
Lifequest
Sanki Hiç Ayrılmamıştık…