Kafe tıklım tıklımdı. Doğum gününü kutlamak için bir masa ayırtmıştı Yiğit, yoksa yer bulmaları imkânsızdı. Güneş henüz batmamışken gelmişlerdi, şimdi camların ardında koyu bir gece vardı. Klimalar son hızda çalışıyor, müzik yankılanıyordu. Pencerelerin kenarlarını mavi ışıklı Noel süsleri çevrelemiş, mekâna şenlikli bir hava katıyordu. Sadece bir çam ağacı eksikti sanki.
“Yiğit, gel dans edelim,” diye fısıldadı eşi İpek, başını onun omzuna yaslayarak. Bara yakın küçük bir alanda iki çift şimdiden dans ediyordu.
“İzn’le dans et, ben oturayım,” dedi Yiğit, göz kırparak arkadaşına.
“Seninle istiyorum. Sadece bir kez,” diye ısrar etti İpek.
“Gerçekten, gidin dans edin, bana bakmayın. Ben gidiyorum. Annem mesajlarla boğdu beni. Sabrını daha fazla zorlamayayım. Yiğit, bir kez daha, doğum günün kutlu olsun,” dedi İzn ayağa kalkarak, arkadaşının uzattığı eli sıktı ve çıkışa yöneldi.
“Biz biraz daha kalalım, değil mi? Burası çok serin,” diye duydu İzn, arkasından İpek’in sesini.
Klimalı salondan çıktığında, gece vakti olmasına rağmen sokak bunaltıcı bir sıcakla karşıladı onu. Az içmişti aslında, ama kafası allak bullak, bacakları pamuk gibiydi. Belki de sıcaktandı bu hal. Cebindeki telefon titredi. Zorlukla çıkardı.
“İzn, neredesin? Yakın mısın? Merak ettim,” diye sordu annesi, telaşlı bir sesle.
“Anne, yoldayım, merak etme.”
“Nasıl merak etmem? Neredeyse on bir oluyor,” dedi, sesinde bir sitem vardı.
“Anne, birazdan varırım…” Telefonu kapattı.
İzn daha hızlı yürüdü, derin nefesler alarak alkolün etkisini atmaya çalıştı.
İçinde bir öfke kabardı. Yirmi dört yaşındaydı artık, yetişkin bir adamdı, ama annesi hâlâ en ufak gecikmede arıyordu, sanki hâlâ çocuktu. Peki bir kızla nasıl çıkacaktı? “Üzgünüm canım, annem erken gelmemi söyledi” mi diyecekti? İçinden annesine kızıyordu, ama kalbinde onu anlıyordu ve açıkça söyleyemiyordu bunu. Hayır, annesinin kuklası değildi, sadece neden bu kadar kaygılandığını biliyordu.
On üç yıl önce kız kardeşi Eylül ölmüştü. Cenazesinin ertesi günü de babası bir kalp kriziyle hayatını kaybetmiş, sevgili kızının acısına dayanamamıştı. Ve İzn, hem kardeşinin hem de babasının ölümünden sorumluydu. En azından öyle hissediyordu. Hiçbir söz, hiçbir teselli bu suçluluk duygusundan kurtaramamıştı onu.
“Sadece on bir yaşındaydın. Üç yetişkin adama karşı ne yapabilirdin? Zaten iş işten geçmişti. Korkmadın, yardım çağırmaya koştun,” diyordu arkadaşı Yiğit.
Doğruydu belki, ama İzn kendini suçlamaya devam ediyordu. Bu, kızlarla ilişki kurmasını engelliyordu. Onun korkaklığını bildiklerini düşünüyordu. Hatta İpek bile. Onunla ilk o tanışmıştı, birkaç kez sinemaya gitmişler, hatta bir keresinde karanlık salonda İpek onun elini tutmuştu. Ama sonra İzn, onu arkadaşı Yiğit’le tanıştırmıştı.
“İpek ve Yiğit, bu bir kader,” diye gülmüştü Yiğit.
Kısa süre sonra İpek, Yiğit’e âşık olduğunu ve onu seçtiğini itiraf etmişti. Ne yapabilirdi ki? Zorla güzellik olmazdı. Altı ay önce evlenmişlerdi ve İzn düğünlerinde saİzn, küçük Eylül’ü kucağına aldığında, artık geçmişin ağır yükünü taşımadığını fark etti.




